Nam-ı diğer Selmini, uçların insanıdır.Siz deyin 0,5 biz diyelim 0,7… 0,9 olmadığı kesin zira biraz kırılgandır her insan kadar.Çocukken astronot, orkestra şefi,buz pateni sanatçısı ve yunus bakıcısı olmak istemiştir.Aklı selim yaşlara geldiğinde bir delilik yapıp, bilgisayar başındaki kariyerinden ;hayallerinin peşinden koşmak için kalkmıştır.Hala onu sabahları sahilde bisiklete binerken , akşamları da tiyatro sahnesinde hayallerini yakalamaya çalışırken görebilirsiniz.
Belki de son yaş günü kutlamasıydı.
Bunca seneye neler sığdırmıştı. Pazar sabahı, sevdikleriyle bir kafede yaşanan sürpriz
kutlama aslında yıllara neler sığdırdığının kanıtı gibiydi.
Hediyeler verildi. Birisi “ Seversin
sen bunları “ dedi hediyesini uzatırken
Diğeriyse bir mektup uzattı. En
kıymetli hediyedir bence mektuplar.
“Ağlatacaksınız beni “ diye titredi
sesi. “Evde okuyayım” dedi.
Gülüşmelere, tatlı bir burukluk eşlik
ediyordu sanki. Yaş almanın dayanılır hafifliği alanda, ağırlığı ise etrafında
olmaz mıydı yaşamın son demleri çökerken…
Yan masada bir Pazar sabahı.
Bu sabaha yakışan güzel müziklerin eşliğinde çayımı
yudumlarken, tanık olduklarımın bendeki yansımasıydı bunlar…
Kaçmak , gitmek istiyorum. Belki de
çok sevdiğim insanların aldıkları yaşlar ağırlaştırıyor beni kendiminkinin
aksine…
Evdeyim.
Tv kanallarına göz gezdirirken bir sokak ropörtajı çekiyor dikkatimi ve
kalıyorum o kanalda.
Soru :
Dünya nedir ?
Genç ,
yaşlı çeşit çeşit insan kendi dünyalarınca cevaplıyorlar.Kimi diyor ki
yaşadığımız yer,kimi diyor yuvarlak,kimi diyor internet dünya oldu artık kilometrelerle
değil ekran inçleriyle ölçülülüyor mesafeler.
Durup
düşünüyorum. Dünya nedir? Diye..Duygusal olarak dünya nedir?
Her bir
insanın kendi dünyası var , bu koskoca sandığımız dünyanın içinde yaşarken.
Beden , bu dünyadan ayrıldığında içimizdeki dünyayı da mı terk eylemiş oluyoruz
acaba? Yoksa o dünya ruhumuzda mı?
Kainata
baktığımızda ( bakabildiğimiz kadarına ) Dünya küçücük aslında..Hele
insan..Miniminnacık..Fakat ne kadar da büyük sanıyoruz kendimizi..Hele ki
cebinde, üzerinde sayılar bulunduran o kağıtlardan bolca bulunanlar.
Bu
dünyada o kağıtlar açıyor kapıları..Belki rahat yaşamayı vaad ediyor, bu
dünyada dilediğin gibi yaşamayı..
Dünya.
Her canlı bir dünya…Dünya’dan bir parça..
Dünyanın
bütün nimetlerini sunsalar da bazen eksik kalan şeyler olabiliyor. Örneğin aşk.
Kendi dünyana benzer, ya da kendi dünyandan zıt olana ulaşma arzusu. Belki
ayna..Baktığında, aynını gördüğünü sandığın, fakat aslında simetriğin olan.
Dünya;
bugüne kadar milyarlarca canlıya ev sahipliği ya da sahibeliği yapmış
centilmen, hanımefendi, ikramkar, cefakar, vefakar yer.
Kavgalara,
beton yığınlarına, kimyasallara ve birçok insan işi kirliliklere rağmen,
güneşin doğuşu ve batışıyla , gecesiyle , gündüzüyle , denizleri, ağaçları,
toprağıyla her gün bize güzelliklerini sunan yer.
Bazen bir fotoğraf, bazen bir ses,
bazen bir video derinden etkiler. Ruh taşacak gibi olur bedenden. Köpürür. Köpük,
akmak isteyen gözyaşlarıdır aslında. Akıtmazsan kaymak tutar zamanla, katı olur üzeri yüreğin , eskisi gibi köpürmez sonra. İşte tam da bu yüzden ağlamak güzeldir.
Bu sabah ve bu akşam defalarca
izlediğim ve her defasında gözyaşlarıma hakim olamadığım video. Bir aşk
hikayesi…
Tamamlanması için ne olması gerekir
? Birlikte yaşlanmak ve uzunca yıllar ruhlar birlikte yoğrulduktan sonra
birlikte ölmek.
Ruhlar sevişir aşkta…Bedenler, araç
sadece.
Günümüzdeki aşk tantanalarının aksine.
"Marina Abramoviç ve Ulay
70'lerde büyük bir aşk yaşıyor ve iki sanatçı olarak birlikte performanslar
sergiliyorlardı. İlişkilerinin doğal sonuna geldiğini hissettikleri 1988'de
birbirlerine son bir kez sarılmak için Çin Seddi'nin iki ucundan birbirlerine
yürümeye, ortada buluşmaya ve bir daha hiç görüşmemeye karar verdiler.
2010 yılında Marina New York Modern
Sanat Müzesi'ndeki retrospektifinin bir parçası olarak "The Artist is
Present"ı sergiledi. Bu kapsamda önüne gelen her yabancıyla bir dakikalık
sessizliği paylaşıyordu. Aradan 22 yıl geçtikten sonra Ulay da Marina'nın
haberi olmadan buraya geldi . "
Yorgun ama mutlu sandığı bir günün
ardında , erken gece olan bir gündü. Otobüsü beklemeye koyuldu eve dönüş yolu
için.Bekledi…Bekledi…Bekledi…20 dakika öylece bekledi..Hava oldukça
soğuktu.Kızdı kendine.Yapamadıkları için.
Gözlerinden yaşlar bir anda dökülüverdi
durakta tek başına beklerken.Sanki hayatı gibiydi.Soğuk bir köşede yalnızca
beklemekmiş gibiydi yaşamda hissettiği. Otobüs geldi, ilerlerken arka koltuğa
doğru, kimsenin yüzüne bakmadı.Oysa severdi insanların yüzüne bakmayı.Yüz
bulamadı belki de.Kendi hayatında kendince işlediği hataları düşünürken…
Yol boyunca süzüldü yaşlar boncuk
boncuk, sessizce..Iç çekmeden sessizce ağlıyordu artık. Hayatının şunca yılını,
17 dakikalık zamana sığdırdı sorgularını.
Yenilmişmiydi, kazanmış mıydı? Ya da
bunların ne önemi vardı.
Sevgisi dolup taşıyordu ve
taşıyamıyordu.Derinlerde yaşardı , fakat sevmeye değer buldukları derine
inemeden bir akıntıya kapılıverip kaybolurlardı hep. Derinlerde derinlere dalardı
yine..Korkmazdı sudan.Sudan sebeplerle uzaklaşanlardan. Ve
bilirdi esas zenginliklerin derinlerde olduğunu.
Toprağa basmak istedi çıplak ayak.
Ya da ayak ucuyla buz gibi denize.
Var olduğunu hissetmek istedi belki
de.
Bütün mesele..Olmak ya da olmamaktı.
SA
12 Kasım 2013
“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu! Düşüncemizin katlanması mı güzel Zalim kaderin yumruklarına, oklarına Yoksa diretip bela denizlerine karşı Dur, yeter demesi mi? Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız Bitebilir bütün acıları yüreğin, Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun. Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü. Çünkü, o ölüm uykularında Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu. Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan. Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına? Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine Sevgisinin kepaze edilmesine Kanunların bu kadar yavaş Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine Kötülere kul olmasına iyi insanın Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken? Kim ister bütün bunlara katlanmak Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya Ürkütmese yüreğini? Bilmediğimiz belalara atılmaktansa Çektiklerine razı etmese insanları? Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi: Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor Yürekten gelenin doğal rengini. Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar Yollarını değiştirip bu yüzden Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.