24 Aralık 2013 Salı

Yan masa...


Belki de son yaş günü kutlamasıydı. Bunca seneye neler sığdırmıştı. Pazar sabahı, sevdikleriyle bir kafede yaşanan sürpriz kutlama aslında yıllara neler sığdırdığının kanıtı gibiydi.

Hediyeler verildi. Birisi “ Seversin sen bunları “ dedi hediyesini uzatırken
Diğeriyse bir mektup uzattı. En kıymetli hediyedir bence mektuplar.
“Ağlatacaksınız beni “ diye titredi sesi. “Evde okuyayım” dedi.

Gülüşmelere, tatlı bir burukluk eşlik ediyordu sanki. Yaş almanın dayanılır hafifliği alanda, ağırlığı ise etrafında olmaz mıydı yaşamın son demleri çökerken…

Yan masada bir Pazar sabahı.
Bu sabaha yakışan  güzel müziklerin eşliğinde çayımı yudumlarken, tanık olduklarımın bendeki yansımasıydı bunlar…

Kaçmak , gitmek istiyorum. Belki de çok sevdiğim insanların aldıkları yaşlar ağırlaştırıyor beni kendiminkinin aksine…
Yolun yarısına az kala…

SA
22 Aralık 2013
Pazar
Café Nero - Caddebostan

19 Aralık 2013 Perşembe

Dünya...



Evdeyim. Tv kanallarına göz gezdirirken bir sokak ropörtajı çekiyor dikkatimi ve kalıyorum o kanalda.

Soru : Dünya nedir ?

Genç , yaşlı çeşit çeşit insan kendi dünyalarınca cevaplıyorlar.Kimi diyor ki yaşadığımız yer,kimi diyor yuvarlak,kimi diyor internet dünya oldu artık kilometrelerle değil ekran inçleriyle ölçülülüyor mesafeler.

Durup düşünüyorum. Dünya nedir? Diye..Duygusal olarak dünya nedir?

Her bir insanın kendi dünyası var , bu koskoca sandığımız dünyanın içinde yaşarken. Beden , bu dünyadan ayrıldığında içimizdeki dünyayı da mı terk eylemiş oluyoruz acaba? Yoksa o dünya ruhumuzda mı?

Kainata baktığımızda ( bakabildiğimiz kadarına ) Dünya küçücük aslında..Hele insan..Miniminnacık..Fakat ne kadar da büyük sanıyoruz kendimizi..Hele ki cebinde, üzerinde sayılar bulunduran o kağıtlardan bolca bulunanlar.
Bu dünyada o kağıtlar açıyor kapıları..Belki rahat yaşamayı vaad ediyor, bu dünyada dilediğin gibi yaşamayı..

Dünya. Her canlı bir dünya…Dünya’dan bir parça..

Dünyanın bütün nimetlerini sunsalar da bazen eksik kalan şeyler olabiliyor. Örneğin aşk. Kendi dünyana benzer, ya da kendi dünyandan zıt olana ulaşma arzusu. Belki ayna..Baktığında, aynını gördüğünü sandığın, fakat aslında simetriğin olan.

Dünya; bugüne kadar milyarlarca canlıya ev sahipliği ya da sahibeliği yapmış centilmen, hanımefendi, ikramkar, cefakar, vefakar yer.

Kavgalara, beton yığınlarına, kimyasallara ve birçok insan işi kirliliklere rağmen, güneşin doğuşu ve batışıyla , gecesiyle , gündüzüyle , denizleri, ağaçları, toprağıyla her gün bize güzelliklerini sunan yer.

Dünya, diğer yarımızın yaşadığı yer.

Dünya, insani hayallerimizi gerçekleştirebileceğimiz yer.

Dünya, en büyük sahne. Rol değil, olmak için.

Dünya, bir gezegen.

Dünya, bir nokta.

Dünya, bir toz bulutu.

Dünya, bir zerre.

Dünya, bir insan.

Dünya, sen.

Sen, dünya.


SA
19 Aralık 2013


Nilüfer'den Dünya Dönüyor gelsin o halde :)

7 Aralık 2013 Cumartesi

AŞK...


Bazen bir fotoğraf, bazen bir ses, bazen bir video derinden etkiler. Ruh taşacak gibi olur bedenden. Köpürür. Köpük, akmak isteyen gözyaşlarıdır aslında. Akıtmazsan kaymak tutar zamanla, katı olur üzeri yüreğin , eskisi gibi köpürmez sonra. İşte tam da bu yüzden ağlamak güzeldir.

Bu sabah ve bu akşam defalarca izlediğim ve her defasında gözyaşlarıma hakim olamadığım video. Bir aşk hikayesi…

Aşk..Yaşadığımı sandığım bir duygu..

Aşkta kazanmak yoktur..Kaybedince aşktır o…Eksik kaldığında…Tamamlanmadığında…

Tamamlanması için ne olması gerekir ? Birlikte yaşlanmak ve uzunca yıllar ruhlar birlikte yoğrulduktan sonra birlikte ölmek.

Ruhlar sevişir aşkta…Bedenler, araç sadece.

Günümüzdeki aşk tantanalarının aksine.




"Marina Abramoviç ve Ulay 70'lerde büyük bir aşk yaşıyor ve iki sanatçı olarak birlikte performanslar sergiliyorlardı. İlişkilerinin doğal sonuna geldiğini hissettikleri 1988'de birbirlerine son bir kez sarılmak için Çin Seddi'nin iki ucundan birbirlerine yürümeye, ortada buluşmaya ve bir daha hiç görüşmemeye karar verdiler.

2010 yılında Marina New York Modern Sanat Müzesi'ndeki retrospektifinin bir parçası olarak "The Artist is Present"ı sergiledi. Bu kapsamda önüne gelen her yabancıyla bir dakikalık sessizliği paylaşıyordu. Aradan 22 yıl geçtikten sonra Ulay da Marina'nın haberi olmadan buraya geldi . "

12 Kasım 2013 Salı

Olmak ya da olmamak...


Yorgun ama mutlu sandığı bir günün ardında , erken gece olan bir gündü. Otobüsü beklemeye koyuldu eve dönüş yolu için.Bekledi…Bekledi…Bekledi…20 dakika öylece bekledi..Hava oldukça soğuktu.Kızdı kendine.Yapamadıkları için.
Gözlerinden yaşlar bir anda dökülüverdi durakta tek başına beklerken.Sanki hayatı gibiydi.Soğuk bir köşede yalnızca beklemekmiş gibiydi yaşamda hissettiği. Otobüs geldi, ilerlerken arka koltuğa doğru, kimsenin yüzüne bakmadı.Oysa severdi insanların yüzüne bakmayı.Yüz bulamadı belki de.Kendi hayatında kendince işlediği hataları düşünürken…

Yol boyunca süzüldü yaşlar boncuk boncuk, sessizce..Iç çekmeden sessizce ağlıyordu artık. Hayatının şunca yılını, 17 dakikalık zamana sığdırdı sorgularını.
Yenilmişmiydi, kazanmış mıydı? Ya da bunların ne önemi vardı.
Asıl olan hisleri değil miydi? Ne hissettiği?

Yenik hissediyordu.Hayata karşı, sevgiye karşı.Yenik.

Sevgisi dolup taşıyordu ve taşıyamıyordu.Derinlerde yaşardı , fakat sevmeye değer buldukları derine inemeden bir akıntıya kapılıverip kaybolurlardı hep. Derinlerde derinlere dalardı yine..Korkmazdı sudan.Sudan sebeplerle uzaklaşanlardan. Ve bilirdi esas zenginliklerin derinlerde olduğunu.

Toprağa basmak istedi çıplak ayak.
Ya da ayak ucuyla buz gibi denize.
Var olduğunu hissetmek istedi belki de.
Bütün mesele..Olmak ya da olmamaktı.


SA
12 Kasım 2013



William Shakespeare

“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece!
Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
Çünkü, o ölüm uykularında
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanları?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

W. Shakespeare / Hamlet”


9 Kasım 2013 Cumartesi

Reçine...


Ağacın gözyaşlarıydı reçine…
Akıtıp da üzerinden atamamıştı…Ne çile…
Biriken gözyaşlarıyla yaşamanın, ne denli ağır olduğunu bilir misin?

Belki bir gün bir keman ustası gelip toplardı o reçineyi…
Tel ve arşeyle bir olan, doğan sesler,
Vesile olurdu akıtamadığın yaşlara…
Kem anına dost olurcasına…


SA
5 Kasım 2013
Kadıköy - Bahariye