Nam-ı diğer Selmini, uçların insanıdır.Siz deyin 0,5 biz diyelim 0,7… 0,9 olmadığı kesin zira biraz kırılgandır her insan kadar.Çocukken astronot, orkestra şefi,buz pateni sanatçısı ve yunus bakıcısı olmak istemiştir.Aklı selim yaşlara geldiğinde bir delilik yapıp, bilgisayar başındaki kariyerinden ;hayallerinin peşinden koşmak için kalkmıştır.Hala onu sabahları sahilde bisiklete binerken , akşamları da tiyatro sahnesinde hayallerini yakalamaya çalışırken görebilirsiniz.
Bazı şeyleri anlar hale
geldim. Çocukken neden astronot olmak istediğimi, neden gözlerimi hep gökyüzüne
çevirip uzay aracı görmeyi beklediğim yaşlarımı…
Neden bir türlü pür sevgiyi
bulamadığımı sandığımı…
Neden doğayla iç içe olmayı
bu kadar sevdiğimi ve önemsediğimi…
Zihnimden ne çok düşünce geçiyordu. Raporları yazmalıyım, odamı toparlamalıyım, müzikal gösteriye az kala kostümleri planlamalı ve kemerleri dikmeliydim, biraz egzersiz yapmalıydım, hayat bazen kimileri için duruyordu, acı çeken sevdiklerim için güzel şeyler düşünüp uzaktan da olsa onlara deva olabilir miydim , acilen hazırlanıp çıkmalıydım veli görüşmesi vardı saat 14:30'da…
Odamın perdesini araladım, gün ışığı ve kuş cıvıltıları doldu içeriye. Birden hava karardı..Sanki yaşamda herşey yolundayken birden bire herşeyin tepeteklak olabildiği gibi. Birden dünya ağladı. Salya sümük..Bazen seyirci kalır insan. Yağmuru izledim, dinledim..İçimden bahçeye inip dünyanın gözyaşlarını tenimde hissetmek geldi. Oysa ki buna vaktim yoktu. Bir süre sessizce dinledim, gürlüyordu. Kim üzmüştü dünyayı bu kadar ?
Kimi insanlar kaçıyordu dünyanın gözyaşından, kimileriyse bir şemsiye açıp koruyordu kendini acısı bulaşmasın diye belki üzerine. Dünya kendine akıttı yaşlarını yine. Derken telefonum çaldı. Görüşmenin iptal olduğu haberini aldım. Giyindim ev kıyafetlerimi, bir Türk kahvesi yaptım. 40 yıl hatırı olacak bir konuşma yaptık dünyayla..Sustu.
Böyle bir sendrom var mı psikolojide, ya da adı böyle birşey mi bilmiyorum. Şöyle bir baktığımda ; 20'li yaşlarım kariyer peşinde koşmakla geçti. Önceliğim çalışmaktı, öğrenmekti, daha çok çalışmaktı. Gece gündüz…Ruhumu tanıyamadım ta ki 20'lerin son dönemine kadar. Hayatımda yaşadığım uzun birlikteliklerim de o döneme denk gelir. Sevgiyi karşılıklı yaşadığım - ya da yaşadığımı sandığım - sonra vazgeçtiğim -belki de vazgeçirildiğim - …
30'ların ilk yarısına az kala fark ettim ki son birkaç senedir birşeyler oluyor ruhumda. Hiçbirşeyi bitiremiyorum yaşantımda. Şampuan şişelerinden , defterlere, ilişkilerden , parfümlere , kitapları dahi bitiremiyorum. Bitmesine - gitmesine - az kala, uzaklaşıyorum ondan her ne ise…nesne ya da insan…Bağ kurmaktan korkmak mı? Bitmesin - gitmesin - hep bende kalsın isteği mi? Ara ara derin temizliğe giriyorum odamda. Ruhumu da temizlemeye bir adım olur belki diye…Pek başarılı olamıyorum yine.
Bir ders var burada ama ne?
Hayatımıza gelen herşey, zaten hep hayatımızda…Gitse de , kalsa da…Belki de bu kadar basit. -mi?
SA
07 Ocak 2014
Dragos
İkinci Cihan'a sığınmalı o halde...
Kalabalık kuytularda boğulur çığlıklarım
Kuru bir teselli bulurum ben kendi haline…
Bazen, herşeyin bir kurmaca olduğunu
düşünürsün.Seni bu yolda sınamakla görevlendirilmiş insanlar, çeşitli zaman dilimlerinde
inci gibi dizilmişlerdir yoluna.Öyle parlarlar ki , görmeden geçmek o yoldan
imkansızdır.
Ve hepsi gibi bir gün o incinin de ,
gerçekte bir “artık” olduğunu anlarsın. Yanılsamadır gördüklerin.Yorumlarındır
kendi dünyandaki ona dair.
Bununla
yüzleşmek kolay olmaz. Düşünürsün, kalbini dinlersin.Fakat kırık kalbin susar.
Düşünürsün.
Ruhun çok gevezedir. Bu kurmacalara gelmemem gerektiğini söyler sana da, çabuk
kanarsın sen yine de aşka.
Başka yollarda,
başka zamanlarda, yalnız kalmak istersin.
Yalnız
kalmak için, içini duymak için 3 saat boyunca yoga yaparsın. İlk kez içini
duyamadığında, ne kadar acıttığını ve artık onun da seninle konuşmadığını fark
edersin.
Kararlar
alamazsın sonraya dair.
Bir daha asla….
Diyemezsin.
Çünkü
bilirsin, sevginle var olup, sevginle parlarsın.
Ve
parlayacağın tek yeri bilirsin.
Sevgini,
onu her damlasıyla hakeden sahneye ve çocuklara dağıtırsın.
Belki de son yaş günü kutlamasıydı.
Bunca seneye neler sığdırmıştı. Pazar sabahı, sevdikleriyle bir kafede yaşanan sürpriz
kutlama aslında yıllara neler sığdırdığının kanıtı gibiydi.
Hediyeler verildi. Birisi “ Seversin
sen bunları “ dedi hediyesini uzatırken
Diğeriyse bir mektup uzattı. En
kıymetli hediyedir bence mektuplar.
“Ağlatacaksınız beni “ diye titredi
sesi. “Evde okuyayım” dedi.
Gülüşmelere, tatlı bir burukluk eşlik
ediyordu sanki. Yaş almanın dayanılır hafifliği alanda, ağırlığı ise etrafında
olmaz mıydı yaşamın son demleri çökerken…
Yan masada bir Pazar sabahı.
Bu sabaha yakışan güzel müziklerin eşliğinde çayımı
yudumlarken, tanık olduklarımın bendeki yansımasıydı bunlar…
Kaçmak , gitmek istiyorum. Belki de
çok sevdiğim insanların aldıkları yaşlar ağırlaştırıyor beni kendiminkinin
aksine…
Evdeyim.
Tv kanallarına göz gezdirirken bir sokak ropörtajı çekiyor dikkatimi ve
kalıyorum o kanalda.
Soru :
Dünya nedir ?
Genç ,
yaşlı çeşit çeşit insan kendi dünyalarınca cevaplıyorlar.Kimi diyor ki
yaşadığımız yer,kimi diyor yuvarlak,kimi diyor internet dünya oldu artık kilometrelerle
değil ekran inçleriyle ölçülülüyor mesafeler.
Durup
düşünüyorum. Dünya nedir? Diye..Duygusal olarak dünya nedir?
Her bir
insanın kendi dünyası var , bu koskoca sandığımız dünyanın içinde yaşarken.
Beden , bu dünyadan ayrıldığında içimizdeki dünyayı da mı terk eylemiş oluyoruz
acaba? Yoksa o dünya ruhumuzda mı?
Kainata
baktığımızda ( bakabildiğimiz kadarına ) Dünya küçücük aslında..Hele
insan..Miniminnacık..Fakat ne kadar da büyük sanıyoruz kendimizi..Hele ki
cebinde, üzerinde sayılar bulunduran o kağıtlardan bolca bulunanlar.
Bu
dünyada o kağıtlar açıyor kapıları..Belki rahat yaşamayı vaad ediyor, bu
dünyada dilediğin gibi yaşamayı..
Dünya.
Her canlı bir dünya…Dünya’dan bir parça..
Dünyanın
bütün nimetlerini sunsalar da bazen eksik kalan şeyler olabiliyor. Örneğin aşk.
Kendi dünyana benzer, ya da kendi dünyandan zıt olana ulaşma arzusu. Belki
ayna..Baktığında, aynını gördüğünü sandığın, fakat aslında simetriğin olan.
Dünya;
bugüne kadar milyarlarca canlıya ev sahipliği ya da sahibeliği yapmış
centilmen, hanımefendi, ikramkar, cefakar, vefakar yer.
Kavgalara,
beton yığınlarına, kimyasallara ve birçok insan işi kirliliklere rağmen,
güneşin doğuşu ve batışıyla , gecesiyle , gündüzüyle , denizleri, ağaçları,
toprağıyla her gün bize güzelliklerini sunan yer.
Bir cam olsaydı eğer, bir kere düşürüldüğünde kıymetli bir elden, tuzla buz oluverirdi. Bir porselen
olsaydı, belki tekrar birleştirilebilirdi dağılan parçacıkları ve mutlaka ama
mutlaka ufacık bir parça eksik kalırdı..Bir müzik aleti olsaydı, kırıldıktan
sonra eskisi gibi tınlamazdı…
Kırılma anında, içindeki tüm birikenler
de dağılır..Onları da toparlamak ve yeniden içine doldurmak icab eder…İnsan bu
ya…Her birinden biraz birşeyler almış gibi sanki…
Cam kırıklarını da süpüren biri var,
porselenin de parçacıklarını toplayıp birleştiren de..ve müzik aletini çalan…
Peki, can kırıklıklarını kim toplayabilir insanın?
Müzik..Şarkı söylemek…İster
sahnede yüzlerce kişiye…İster evde odamda kucağımda bilgisayarla yaptığım
kayıtlarda bomboşluğa…Kainata uçuruyorum sesimi...Bakıyorum da
yaş aldıkça ne de çoğalmış kırgınlıklarım. Dağılmış sesimin her bir köşesine..ve
yaşadıklarımdan anladığım tek şey, bu bitmeyecek. Bundan sonra ne yapmalı?
Peki ya sen; hayatının geri kalanında
ne yapacaksın?