26 Ocak 2015 Pazartesi

Zıpzıpzıp….




Çocukluktan başlamıştı gökyüzüne merakım. Ufak yaşta Astronot olmak ister ve uzay gemisinden klasik müzik dinleyerek dünyayı izlemeyi hayal ederdim. Gözlerimi hep göğe çevirir uzay gemisi görmeyi beklerdim. Bir kaç defa da, o aklımla benzetmişliğim ya da gerçekten görmüşlüğüm (?) vardır.

Biraz daha büyüdüğümde yaz akşamları gökyüzünde kayan yıldızları saymak eğlencem olmuştu. Tekneyle çıkılan yaz tatillerinde, kulağımda Strauss ile yıldızlarda vals yaptığımı/zı hayal ederdim. 10-12 yaşlarındaydım.

İlk üniversite döneminde trenle Kocaeli'ne giderdim. Her gün,  epey uzun yolum olurdu. Yolda walkman ile Tuluyhan Uğurlu'nun kasetlerini dinler dururdum. Bir gün konserine gittiğimde uzay görüntüleri eşliğinde doğaçlamalar çaldığında , koltuğa mıhlanmış, gözlerimden akan yaşlara engel olmamıştım. Herhalde 17 idim.

Evren'in büyüklüğü, bilinmezliği, çekici geliyordu... Hala da öyle…ve yüzümü her göğe çevirdiğimde yaşadığım o bütünlük hissini, bir olma halini seviyorum.

Aslında yazmak istediğim konu bu değildi.. Egolardan, maskelerden bahsetmek istiyordum. Son bir iki senedir zihnim ve ben çok eğleniyoruz bu anlamda…

Eğlenmek diyince de aklıma geldi, bugün prova sırasında odaya bir görevli girdi ve müzik direktörümüze " Bilmem kimin davulu gelmiş, bulamıyoruz " dedi… Ben ise tavuk gelmiş bulamıyoruz olarak anladım ve patlattım kahkahayı…Gözümün önünde canlanan ; bir tavuk gıdaklıyarak odada kaçıyor ve arkadasında adamcağız onu yakalamaya çalışıyor.. Sabah eğlencesi oldu bizlere :)

Neyse zihnim bu saatlerde zıplamayı seviyor. Asıl konuya dönelim.

Egoları, maskeleri , riyayı sahteyi görüyorum. O yüzden çocuklar ve hayvanlarla iletişim kurmak, yaşamımda onlarla daha çok vakit geçirmek daha çok hoşuma gidiyor. Çünkü onlar gerçek.

Aydınlanma mıdır, bir boyut değiştirme midir,  adı sanı önemli değil… Bu dönüşümü seviyorum.

Unutmadan bir de ;

Bugün bir tarih fısıldandı kulağıma.. Zihnim oyun oynamayı seviyor. Ben de.. İyi anlaşıyoruz.. Bakalım 6 Haziran 2016 ne gösterecek ?


SA
26 Ocak 2015



6 Ocak 2015 Salı

Hevessiz...

Hevessizim bugün…
Herşeye…
Hayallerime…
Çocuk neşesiyle yaşadığında , küsersin ya bazen. Küsmek geliyor içimden.


SA
06 Ocak 2015

Sanrı...

İnsan;
doğduğu zaman mı ölür? Öldüğü zaman mı doğar?
Aklın yetmediği an'lar var. Gencecik ruhların terk etmesi…Neden gider ruh? İşi bittiği için mi?

Sudan sebeplerle birbirimizi kırdığımız, yaşamımızı zehrettiğimiz an'lar var.
Bir ruh erken gittiğinde fark edilir. Birkaç gün, birkaç ay, belki bir yıl geçer. Sonra yine kavgalar, gürültüler, anlaşmazlıklar, niceleri…

Ne olur da unutur insan?

İnsan olduğunu, hata yapabileceğini, affedebileceğini…Yaşam bu kadar uzun mu…

Ya da öyle mi sanıyor / uz / sunuz?


SA
06 Ocak 2015

5 Ocak 2015 Pazartesi

ZIIIRRRRRR!!!!!!

TikTakTikTak...Tik.Tak.Tik..Tak..Tik…Tak…Tik….Tak……Tik……Tak………Tii…derken uykuya dalmışım bile...

Bu aralar oradan oraya koşturduğum, kendi içimde zamanla yarıştığım bir dönemdeyim. Dersler, provalar derken, yetiştim yetişemedim stresini fazlaca yaşıyorum.

Pazar günü sabah dersim vardı SizDrama'da..Telefonumu da şarja koymuştum. Ders arası şarjdan çıkartıp bir görüşme yaptım ve sonrasında dersler bitince fırladım yetişebilme telaşıyla…

Şarj aletini orada unutmuşum. Eee , malum artık bu teknoloji çılgını telefonlar, bııızzzt diye deşarj olduğundan, provadan dönüşte , eve varmak üzereyken telefon derin uykulara dalmıştı bile.

Ertesi günün programını biliyor olsam da, son dakika değişiklikleri vb gibi iletişimler telefondaki uygulamalar aracılığıyla yapılıyordu. Ya prova saati erkene çekilirse..Ya prova iptal olursa…Ya hede hödö olursa derken…Bir durdum.
Eyvah!!!!
Sabah nasıl uyanacağım? İşte en büyük sorun buydu.. Çünkü bıraksalar misler gibi uyurum.

Nostaljik, kurmalı bir çalar saatim var. Nostaljik şeyleri sevdiğimden, görünümü pek hoşuma gider. Gerçi aksesuar olarak durması insanlık için daha faydalı, çünkü kurmaya gör ;  sesiyle odada uyumak mümkün değil…Hele ki huzurlu uyumak için pür sessizliğe ihtiyaç duyan benim için.

Bir seçim yapmam gerekiyordu. Ya , ya sabah uyanamazsam stresiyle tavşan uykusu uyuyacaktım ya da tiktak ların ardındaki uykuyu keşfedecektim.

İkinci seçenek daha güvenilir geldi. Sanki ameliyat öncesi anestesi yapmışlar gibi tiktakların sesi uzaklaştı ve uykuya dalmışım.

ZIIIRRRRRR!!!!!!  Öyle bir zıpladım ki yataktan. Sabah sabah olalı böyle zırıldama görülmemiştir, uyanmayanı dövüyor sanki.

Hazırlandım ve çıktım evden.. Yolda müzik dinlemek istedim. Aaaaa şarkılar telefonda... Ortaokul dönemlerindeki walkman'i hatırladım. Orta 2 'de gece gündüz döndürüp döndürüp Evita'yı dinlerdim.

Sonra yolda bir kedi gördüm. Yolun ortasında uzanmış, geriniyor, güneşli fakat buz gibi olan bu günde,  sabah cimnastiği yapıyordu. Fotoğrafını çekmek istedim. Aaaa fotoğraf makinası da telefonun içinde... Görüntüyü ve kedinin keyfini hafızama kaydettim.

Ve aklımda çeşitli sorunsallar…Ya provayla ilgili bir bilgi geldiyse ve ben kaçırdıysam.

Eskiden ne yapıyorduk sahi ? Nasıl buluşuyorduk arkadaşlarımızda? Herkes nasıl da sözüne sadıktı. Bir araya gelindiğinde sohbet çiling çiling sesleriyle bölünmüyordu. Bu kadar çok
çevresel uyaran yoktu. Telefonlarımız bir uzvumuz gibi değildi.  Güzel günlermiş "ti".

Sonra aklıma telefonu hayatımdan çıkartmak geldi.
Cesaret edebilir miydim?

Yarı yolda indim minibüsten. Şarj cihazı edindim...
Cesaret edemediysem de hayali bile güzeldi.

Not : Bu yazıyı yazarken kurmalı saat arkamda hala ritm tutuyor. Kalbim ona ayak uydurmaya çalışırsa yandık :)

Ha bir de ;  insanlar sarıldıkları zaman kalpleri bir atarmış.

SA
05 Ocak 2015





2 Ocak 2015 Cuma

Çakışma...


Sözlük anlamı…
1. Birbirine geçip kenetlenmek
2. Aynı zaman dilimi içinde bulunmak
3. Doğru, açı , yüzey gibi geometrik biçimler üst üste konulduklarında birbirini bütünüyle örterek eşit olmak





Şu günlerde gündemim çakışan işler.

Midemdeki asiti arttırıp kendi kendini eritmeye gidecek kadar etkiliyor.
Sadece bir şeye konsantre olmayı severken, sulandırınca tadı bozuluyor.
Bir dönem, geçecek…İçimi eritmeden geçse yeridir.

Ha bu arada, kelebekler iyi ki varlar..


SA
2 Ocak 2015

1 Ocak 2015 Perşembe

Mini hikaye...


Yorgun argın çıkmıştı o gün iş yerinden.. Alelacele eve varmanın telaşı sarmıştı her yanını..Bedeninin yorgunluğu, ruhunun coşkusuyla savaşıyor, bir an evvel kavuşmak istiyordu sevdiğine. Bir yanı diyordu ki ;  "bin şu otobüse, 1 saatte evdesin" … Diğer yanı ; "hadi koşsana oğlum, bu trafik çekilir mi bu saatte , hem böylece 20 dakka erken varırsın."

Ruhu koşmak istede de bedeni artık o kadar genç değildi.
İstemeye istemeye otobüsü beklemeye koyuldu.
Ve aniden, tıpkı o günki gibi yağmur çiselemeye başladı. Yüzünü göğe çevirdi ve 30 yıl geriye gitti. İlk buluşmalarında da aynı böyleydi hava. Onu durakta beklerken başlamıştı bahar yağmuru ve o geldiğinde birdenbire güneş açıp, gökkuşağı belirmişti. Göz göze ilk geldiklerinde ikisi de aynı anda  gülümseyip , gökkuşağını göstermişlerdi birbirlerine.

Ve ne zaman gökkuşağı çıksa, ses etmeden birbirlerine bakıp gülümserlerdi.

Yıldönümlerinde, doğa sanki onlara armağan veriyordu. O gün, gözlerinin buluştuğu ilk andan itibaren geçen 10.800'ncü gündü.

Otobüs geldi. Adam otobüse bindi. Sevdiği kadının gözlerini düşündü, ona bakışını…Sesini…Sessizliğini...Hiç değişmemişti.

Anahtarı olsa dahi , sevdiği kadının evde olduğunu bildiği günlerde, kapıyı o açsın isterdi.
Evin kapısını çaldı. Yağmur yağıyordu.
Kapı açıldı. Yağmur dindi.
Sessizce gülümsediler birbirlerine…Sarıldılar.
Aniden açan güneşle birlikte beliren gökkuşağına bakarak.

SA
2 Ocak 2015
01:20





Hamurtraş...

Öğlene doğru geliyordu saat, uyandım… Evdekiler hala derin uykudaydı. Evi mis gibi kokutmak geldi içimden…Tabiiki de 100 numaraya giderek değil... Hep de yanlış anlıyorsunuz canım…İstikametim mutfaktı,  açtım dolabı baktım neler var, ne yapabilirim spontan…

Un vardı, su vardı, şeker vardı, tuz vardı…Helva yapsana dediğinizi duyar gibiyim. Ekmek yapayım , yılın ilk gününde mis gibi olur, gün sıcacık başlar diye düşündüm.

Daha önce bir defa ekmek yapma girişimim olmuştu , içine maya koymayı unuttuğumdan pek bir şeye benzememişti doğrusu.. Oysa içine sevgimi de katmıştım.. Neyse…
Bu defa önce sevgimi ve sonra da mayayı ekledim.


Yuvarlak muvarlak şekiller vermeye çalıştım, elime yapıştı hamurlar…

Teknoloji çağındayız aç interneti bak di mi? Yooo hayır illa uydurmasyon yapacağım.

Şekil vermeye çalışırken bir hamur öbeği kalp gibi duruyordu ellerimin arasında..Eee bunun sonu belli , kalp olacak belli ki dedim. Ve tepsiye koyup birazcık da "hamurtraş" edasıyla şekillendirdim.


Bu ekmeğe ne katabilirim diyerek biraz yumurta ve çörek otuyla süsledim. Yine de eciş bücüş gözüküyordu.

Fırını önceden yakmıştım. Sıcacık olmuş, hamurların gelmesini bekliyordu.

Aradan bir süre geçti ve mis gibi bir koku yayılmaya başladı, evin her yerine…



Aşk’ın kokusuydu bu… Hamurun , fırınla buluşması…Onu dönüştürmüştü.. Şekli şemali ortaya çıktı ve artık gerçekten kalbe benziyordu.. Hamurdan ekmeğe dönüştüğünde , beslemek için, hayata keyif katmak için oradaydı…


1 Ocak 2015
SA