9 Ekim 2020 Cuma

Harbiye'de Bir Gün...

 Halen Koronavirüs'ün kol gezdiği zamanlardan bir gün. 8 Ekim 2020 

Uzunca zamandır evde, tiyatro sahnesinden, mesleğimden uzak geçirdiğim günler günler  birbiri ardında.. Aslında bu durumun virüsle doğrudan bağlantısı olmasa da epey etkili olduğu kaçınılmaz. Bu konunun derinliklerine inersem yazmak istediğim konudan biraz sapacağımı düşünüyorum. Belki ilerleyen satırlarda dayanamam ve değinirim.

Bilen bilir aslında mesleğimin ilk adımlarını küçükken atmaya başlamıştım. 6 yaşında Darulbedayi Çocuk Eğitim Birimi'nde... İçimin ta en derinine inen bu aşkın tohumları işte o yıllara dayanır. 80'li yıllar.

Her haftasonu anneciğim beni Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ne bırakır ve saatlerce beklerdi. Ara verdiğimiz zamanlarda muhakkak gelir büfeden sarı peynirli tost yerdik birlikte. Sarı peynir dediğimse;  çedar peyniri , o lezzet hala dimağımda.

1988-89 sezonunda yine Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde çocuk eğitim biriminden mezun olmuş ögrencilerin de sahnede yer aldıkları çocuk oyunları yapılırdı. Bunlardan biri " Rüyaların En Güzeli" oyunu idi. Ve aslında benim en güzel rüyamın başlangıcı. 

Hadi Çaman'ın yazdığı, Erhan Yazıcıoğlu'nun yönettiği, çok kıymetli Darulbedayi oyuncularının yer aldığı  ( rahmetle andığım Sevgi Sakarya ve Yavuz Şeker , Can Doğan, Cem Davran , Oya Palay , Fatoş Tez, Aydan Burhan ) bu oyunda dans edip şarkı söyleyerek yer almıştım. Çocuk oyunları sabah saatlerinde oynanırdı. Bizim oyundan sonra matine oynayacak duayenler çay ocağında olurlardı. Bir keresinde rahmetli Suna Pekuysal sevmişti rol arkadaşımla beni ne şeker şeysiniz siz diyerek :) Nasıl unutulur ! O günlerden ne çok bilgi ne çok görgü işlemiş ta derinlerime.

Dün Shirley oyunumuz ile 318. temsilimizi yapmak üzere Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ndeydik. Pandemi nedeniyle uzunca zamandır tiyatro konser etkinlikleri kısıtlı şartlarda yapılıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları; sahnelerini Ekim ayı boyunca özel tiyatrolara açtı. O kadar kıymetli bir durum ki bu ; salon kiraları çok yüksek olduğundan, bir de seyirci kapasitesinin azaltılması gerektiğinden birçok özel tiyatro perdelerini kapatmakla karşı karşıya kaldı , kalıyor. Belediyelerin bu noktada çift yönlü desteği içimi biraz olsun ferahlatıyor; hem sanatçılar, hem emekçiler, hem yapımcılar hem de seyirciler adına. 

Toplu taşıma kullanmak istemediğimden, ( şu virüs olayından birazcık korkuyorum )  eşimle annemizin arabasını ödünç aldık ve beni tiyatroya o bırakacaktı. Yağmurlu hatta epey fırtınalı bir hava vardı. Oyunu ; defalarca , neredeyse tüm replikleri ezberleyecek kadar  izlediği için tekrar izlemesi konusunda ısrarcı olamazdım :) Fakat o kadar saat neredeyse 6,5 -7 saat civarda beni  nerede bekleyecekti ? Bu tabii ki benim aklımı meşgul eden bir meseleydi. Çünkü ; Ömer çok rahattır,  zaten yapacak birşeyler bulur, keyifli vakit geçirmeyi bilir. Tek problem pandemiden dolayı serbest hareket imkanı olmaması idi. 

Yolda annemle telefonlaştık. Harbiye Muhsin Ertuğrul'da sahne almanın benim için manevi önemini bildiğinden oyun için şans dilemek için aramıştı. O sırada aklıma geldi. Yıllar evvel beni saatlerce beklerken annem nasıl vakit geçiriyordu? Sordum... Hilton'a giderdim dedi annem. Çay saati, kimi zaman da barda bir cin tonik... Vayy dedim anneme bak, harika fikir ! Tabiiki bu fikir imdadımıza aslında benim imdadıma yetişti. Aklım kalmayacaktı, ben oyun için hazırlanırken ve sahnedeyken, sevgilim de keyif yapabilecekti. Daha iyisi olamazdı.

Yağmura ve trafiğe yakalanmamak için evden erken çıktığımız için çabucak vardık. Yarım saat kadar vaktim vardı. Hadi çay saati keyfini Hilton'da birlikte yapalım dedik. Boğaza bakan koltuklara oturduk. Menüde çay saati içeriklerini görünce hissettiğim hayal kırıklığını nasıl anlatsam? Çay saati servisinde kebap vardı. Evet kebap! Tamam canım ben de severim kebap fakat çay saatinde petit fours veya tartoletlerle birlikte değil.  Misafirlerin ağırlığı Arap'tı. Durum anlaşıldı. İlla bazı şeylerden taviz mi verilmesi gerekiyor. Neyse, çay saati fikrinden vazgeçtik. Hadi dedik, sarı peynirli tost sipariş edelim. Eski günlere selam olsun. Damak tadı mı değişti, devir mi çok değişti, beklentiler mi hayal kırıklığı yaratıyor yoksa her şey çok mu sıradanlaştı. Buralara girmeyeceğim ancak tadı tuzu yoktu öyle diyeyim. Önemli değildi çünkü sevgilimle oyun öncesinde boğaza karşı birlikte çay içme keyfini yaşadık. Bu kadarı kafiydi.

32 yıl önce sahne tozuyla ilk tanıştığım yerdeydim. Fuayede ustalarımın fotoğraflarını dikkatle inceledim. 

Her birine tek tek teşekkür ettim. 

Bir başka duayen oyuncunun oynadığı oyuna ses olduğum, ve her defasında ne çok şey öğrendiğime kendim bile şaşırdığım canım ustama Sumru Yavrucuk'a da... Her an için teşekkür ediyorum.

Bu ateş içime düşeli 32 yıl olmuş dile kolay. Elbette sanat hayatımın 32. yılını kutlamıyorum. Arada yolumu şaşırıp kaybettiğim zamanlarım çok oldu. Ancak yakaladığım yerden tutunmaya çabalıyorum. 

Dilerim ki 32. , 42. hatta 52. sanat yılımı sahnede kutlayabilirim. Umutsuz, kırgın ve hayallerimi git gide kaybediyor olsam da...


Kendime not : Oyun sonunda selam verirken taşan duygularım bana hep rehber olsun.


ZSAT

09.10.2020 Akatlar








23 Ağustos 2020 Pazar

Oturan boğa

Yaş almanın dayanılmaz yükü mü? Yaşadığımız dönemin ve her an olan bitenden haberdar olma özgürlüğünün verdiği yük mü? Her ikisi de birleşip "combo" mu yapıyor yoksa?



Ancak bir  hafta oldu sanıyorum sosyal medya hesaplarımı kapatalı. Kendimi daha özgür hissediyorum.

Bu sabah eski günlere öykünen bir Pazar günü geçirmek istedim. Sabah TRT 2 'deki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konseri eşliğinde uzun bir kahvaltı... ( Ekşi mayalı ekmek yapmayı öğrendim. Kahvaltılarımız daha sağlıklı artık ) Ardından yıllar yıllar sonra gazete okuma keyfini yeniden yaşamak için Cumhuriyet gazetesini okudum. Eski tadı verdi mi diye soracak olursanız? Kısmen 

diyebilirim.

Okunacak doğru dürüst gazete kalmaması, izlenecek doğru düzgün program kalmaması, istediğimiz her şeye kolayca erişebildiğimiz bu bilgi kalabalıklığı içinde ne tuhaf.

Bu günlerde canım sıkkın. Epeydir sıkkın da... Kendimi 70 yaşında doğmuş kadar yorgun ve kimi zaman da 5 yaşında bir çocuk gibi zıpır hissediyorum. Her ikisi de içimde didişiyor, kimi zaman oyun oynuyorlar.

Boyun fıtığım sanırım biraz arttı, ellerimi kullanırken zorlanıyorum. Bir kaç bardak düşürmüşlügüm, su dolu bardağı tek elle tutamayışım canımı sıkıyor.

Bu gelgitlerin içinde , Londra merkezli bir okulun her gün 2 saat ingilizce konuşma sınıfına katılıyorum. İyi geliyor. Eylül ayı için de kaydımı yaptırdım.

Bedenim ve ruhum yorgun , son bir buçuk yıldır karşılaştığım durumlar beni yıprattı. İş ile ilgili hiç bir motivasyonum yok. 

Şu an TV de Londra Senfoni Orkestrası konseri açık..Şefleri yaşlıca epey de huysuz görünümlü bir adam. Gerçekten huysuz, aksi, ciddi , ters , aykırı bir insan olmak isterdim. Her yerde her anda karşısındaki gözeten değil de kendini gözeten. Öyle olsaydı nasıl olurdu yaşamım acaba ? 

Balkondaki saksıya ektiğim barbunyalar çok hızlı büyüyor.

Yapamadığım mesleğim içimi sıkıştırıyor.

Belirsizlik kaosa sürüklerken, içimdeki 5 yaşındaki kız oyun oynamak istiyor; 70'lik teyze de bilgeliği ve ağırlığıyla yüreğime boğa gibi oturuyor.




Hadi bakalım bu yazı da bugünlere dair dursun şuracıkta.

23 Ağustos 2020

Pazar ( Koronavirus günleri ) 




19 Temmuz 2020 Pazar

Hayal bu ya...


Pazar günleri yıllardan beri çılgınca çalıştığım günlerden biriydi normal şartlarda... Önce ders vermeceler , sonra oyuna koşturmacalar... Hatta bazen sabah dersleri yapıp, öğlen DT'de matinede müzikal oynayıp koştur koştur yetişip akşam özel tiyatroda başka bir oyunda oynamışlığım bile vardır. Anormal şartlar içinde kendi normalimizi oluşturmaya çalıştığımız şu günlerde hepsi beklemede ve bunu fırsat bilip bu  Pazar günü doğayı izlemek dinlemek istedim. Ormana veya göl kıyısına gitmeden... Evimde... Penceremden dışarı bakıp, kimi anlarda da balkonda kahve içerken...Öğretici, merak uyandırıcı ve düşündüren bir gündü. Biraz bahsetmek isterim ki; belki kendinize doğayı izlemekle ilgili, üzerine düşünmekle ilgili  böyle bir zaman dilimi ayırırsınız, hem de kişisel tarihime not olsun.

Önce kuşlardan başlamak istiyorum çünkü belki onlarcası  ( mevsiminde büyük baştankara, kızılgerdan ; şimdilerden serçe ve yavruları ağırlıkta,  bir de kumrular  ) pencere pervazına koyduğum yemleri keşfettiler. Bu sabah anne kuş, yavrusu yanındayken aldığı yem ile yavrusunu besliyordu.  Öyle çok bebek de değildi hani yavrusu... Ama sanırım kuşlarda da var olan annelik içgüdüsü doğa ana tarafından tüm dişilere bahşedilmiş bir  hediye. Günüme ilk neşe katan görüntü buydu.

Bahçede birkaç kedi dolaşıyor. Bunlardan biri  ( adını Chaplin koyduk ) her fırsatta evimize girer yatağımıza yatar 4-5 saat dinlenir ve gider. Mama verdiğimizde pek istemez genelde kendini sevdirmek ister ve bolca da uyku sever. Hatta otel mi burası diye espri yapmışlığım vardır yüzüne karşı :)
Son günlerde bir başka kedi daha evimize girmeye başladı. Adını "Pus" koyduk. Öyle komik ki ; elini kolunu sallayarak giriyor, evin içinde her odayı şöyle bir dolaşıyor pissst desek umrunda olmadan çıkıyor. Arada mama yiyor ama onun da derdi kendini sevdirmek. Hazır evimize misafir olan kedilerden bahsediyoruz,  bir de eşimin kedi gibi kedi dediği Arap'ımız var. Siyah bir kedi. Ve iki yıldır kapı baca açık olsa dahi bir kez bile içeriye girmedi. Sadece mutfak camının pervazına oturur ve harika fotoğraf verir :) Bu günlerde balkona geliyor ve sadece koltukta oturuyor. Mama versek de yemiyor. Tam bir asilzade.

Her neyse; anlatacağım konu "Pus" ile ilgili.  Hani elini kolunu sallayarak evde tur atan :) Balkonda kahve içerken tuhaf sesler çıkararak ağzında bir şeyle yaklaşmaya başladı. Meğerse kuş avlamış. İçim cız etti önce sonra düşündüm ki hayvanın doğası bu. Ay eve getirmese bari diye düşünürken bir süre tuhaf sesler çıkartarak oynadı onunla . Sonra ihtiyacı kadar beslendi ve kenara çekildi. O sırada, bir saksağan geldi , önceden göstermişti kendini zaten ben de varım dercesine...  Kuşu aldı ve kenarda bir taşın üzerine koydu, ihtiyacı kadar beslendi ve sonrasında bahçede dolaşarak diğer saksağan  arkadaşlarını çağırdı. Uzunca süre seslendi onlara. Kimse gelmedi.

Yem olan kuş için çok üzüldüm. Belki sabah pervaza gelenlerden biriydi. O kuş , bir çok canlıya besin kaynağı olacak bu gece. Karıncalara, böceklere hatta belki salyangozlara... Döngü... Doğa olması gerektiği gibi tıkır tıkır işlemeye devam ediyor. Sanırım sadece insanoğlu bu kadar bencil ve ihtiyacından fazlasını tüketiyor.

Balkonda bir mandalina ağacımız var. Evimize gelen ilk hediye. Bu nedenle çok kıymetli bizim için. Bu akşam üzerinde bir böcek vardı. Beyaz tüyleri olan , miniminnacık , uçabilen bir böcek. Birkaç gün evvel kızkardeşimin bahçesinde tanışmıştım bu böcekle. Orada epey fazlaydılar. Annemi ısırmış, ısırdığı yeri epey şişirmiş ve kaskatı yapmıştı.  Bu akşam balkonda mandalina ağacının üzerinde görünce merak ettim araştırdım. Adı sanı yok. Bir iki kişi daha sormuş. İnternet camiasında kimse bilmiyor.
Ben de hayal kurdum. Yeni bir tür.. Kimbilir belki uzaydan gelmiştir. Masallardaki peri anne gibi bir şeymiş ... Hatta belki soktuğunda şu virüslere karşı bağışıklık kazanıyormuşsun mesela :)

Hayal bu ya :)

ZSAT

19 Temmuz 2020
Akatlar









26 Haziran 2020 Cuma

Gece düşünleri...


Uyandım. Yine geç.
Kahvaltı yaptım. Yine geç.
Olsun. Zaman kocaman bir andan ibaret.
Gün geçiverdi. Akşam oldu. O da geçiverdi. Gece oldu.
Gece gezmeleri , dışarı çıkmadığımız için dönüştü. Yeni adı "Gece oturmaları"  yada "Gece izlemeleri" ya da "Gece okumaları" ya da " Gece yazmaları" yok yok "Gece Düşünleri" olsun. Evet sevdim bunu, olsun madem.

Düşünmekten düşlere fırsat kalmadı. Belki de düşmekten korktuğumdan ya da yorulduğumdandır.
Mesleki anlamda bu sene yaşadığım iki olay beni depresyona sürükledi. Eğitmenlik yönüm devam ettiğinden çevreme, öğrencilerime hatta en yakınlarıma bile bu halimi yansıtmamak adına daha çok efor sarfettim, daha çok güler yüzümü gösterdim ve içimi yok saydıkça , kendimce ört bas etmeye çabaladıkça daha da yoruldum.  Yorulmuşum. Evde izole halde olmak bu yüzden bana çok iyi geldi.

Gücümü toparlıyorum yeni yeni.

Sadece gereğinden fazla uyuyorum. Gereği her ne idiyse... Bir nedeni de var elbet iyi gelen.

Neden, niye, ne yapacağım peki şimdi,  mesleği mi bıraksam, köye mi yerleşsek , geçimimi nasıl sağlayacağım diye düşünmeyi bırakıp, düş kurma faslına geçmeyi düşlemek gerek.

Müzikal Tiyatro performans sanatçılarının ait olduğu, güvencelerinin olduğu ve mesleklerini yapabilecekleri bir kurum düşlüyorum.

Büyük sahnelerde konser yapabilmek için "No name"  ya da " Ünlü " ya da "bilmem kaç takipçisi var" gibi sanatı ve sanatçıyı sınıflandıran bakış açısının son bulmasını düşlüyorum.

İster doktor, ister fırıncı, ister yazar, ister işsiz, ister müzisyen, ister kağıt işçisi , ister sanatçı. Hepimiz insanız ve var olma yolculuğu içindeyiz.

Kırıp dökerek, ardından konuşarak, üzerek, küstürmek için birbirine kötülük yapan insanların olmadığı bir Dünya düşlüyorum.

Kırgınım. Kırılganım, çünkü hassasım. Yeniden , yeniden ve yine tamir edebilirim kendimi. Hatta ürün bile çıkartırım.  Duygularla benim işim. Bir şarkıda hissettirebilmek, bir rolde duyguyu aktarabilmek... Olmaya çabalamak.

Hepimizin halinden yine hepimiz anlarız ya.

Gece düşünleri...
Umutlu düşlere...
Dönüşsün...

ZSAT
27 Haziran 2020
02:00







19 Haziran 2020 Cuma

Who wants to be a millionaire?


Günler kimi zaman birbirinin aynı gibi geliyor.

Şiddetli gök gürültüsü ve yağmur sesi uyandırdı beni bu sabah...Tembel tembel dinledim doğanın sesini. Aklıma Sound Of Music müzikalindeki "My favorite things" sahnesi geldi. Neden kendimi mutlu edecek bir şeyler yapmıyordum? Yataktan fırladım. Kocaman bir bardak su içtim. Doğaya öykündüm bugün temizlenme günü belli ki... Her yudumunda daha çok arındım. Ardından hemen bir müzikal plağı koydum pikaba... Seçimim Cole Porter'ın eseri High Society... Bing Crosby , Grace Kelly, Frank Sinatra ve Louis Armstrong'lu bir sabah... Ne harika...

Tütsü yaktım. Evimin her köşesinde gezdirdim Beyaz Adaçayı'nı...Tüm pencereleri açtım.

Bebek bir zeytin ağacım var. Yeni sürgün vermişti , onunla konuştum. Su verdim. Meğer susamamış, tokmuş, istemedi suyu. Cam önüne aldım aynı manzaradan sıkılmıştır, biraz değişiklik olsun. Belki kumrularla, yanındaki menekşelerle ya da bahçedeki güllerle konuşur.

Kumruyu düşünürken kahvaltısını yapmak üzere geldi miniğim. Bakıştık.. Pervaza baktım, bulgurları bitirmişler bile...

Hiç sektirmez. Aynı saatte gelir. Uzun uzun keyifle kahvaltı ederken, bana da mutluluk verir.  Hemen mutfağa gidip tazelemek için kavanoza uzandığımda; camdan içeriye acıkmış , afacan, kabuğu henüz şeffaf minik bir salyangoz girmiş olduğunu gördüm. Buzdolabından ne yer acaba diye düşünürken minik bir lokma peynir vereyim dedim. Pek severek yemeye başladı.

Bir süre onu izledikten sonra, salon camının önüne bulgurları koymak üzere mutfaktan ayrıldım.

Arada kendime bir de kahve koydum.

Kumrucum birazdan gelir yine.
O kahvaltı ederken, ben de kahvemi yudumlarım.

Frank amca ne güzel söylüyor ... Who wants to be a millionaire?


19 Haziran 2020
12:26




15 Haziran 2020 Pazartesi

Özledin mi beni?




Az önce bir yazı okudum. Çocukluğumun Yazları / Hayal Ağacım , Bilge Güven Kızılay'ın kaleme aldığı kitaptan bir alıntı idi... İlham oldu...

Aklıma benim çocukluluğumdaki, ilk gençliğimdeki yazlar geldi.


Deniz tutkunu anne babanın şanslı çocukları olarak her Yaz muhakkak Güney'e inilirdi.
Yol şarkıları kulağımda çınlar hala...Bir bankanın yılbaşında armağan ettiği Golden - Silver Years adlı kaset serisi bizim araba yolculuklarımızın vazgeçilmez eşlikçisiydi. "İstanbul not Costantinapolis", Gypsy Kings, "Unforgettable" şimdilik aklıma gelenler...

Bir de Sezen Aksu tabii. Gülümse albümünü dönüş yolculuğunda hafif hüzünle dinlerken, camdan içeri giren havanın serinliği tenimde , yol boyu uzanan sonsuz sanılan yeşil çimlerde otlayan hayvanlar dün gibi gözümün önünde...

Sezen Aksu - Gülümse

Bazı çocukluk anıları hiç silinmiyor.

Bodrum yolculuklarında o köşeyi dönerken denizi gördüğümüz an MFÖ Bodrum Bodrum kaseti konur, yoksa da hep bir ağızdan söylenirdi.

Yol boyu tünellerde en uzun kim ses tutacak yarışması yapardık. Laf aramızda iyi diyafram çalışmasıymış :)

Yol kenarında keçi sürüsü gördüğümüzde babacığım arabayı durdurur, oğlakları kucağımıza alır severdik geç kalma telaşı olmadan.

Bir de mavi yolculuk yılları var.

Yaz gecesi demek benim için gece gökyüzünde yıldızları seyretmek demekti. Kayan yıldızları saymak, kimi zaman kulağımda walkman de Bhrams ya da Strauss dinleyerek gökyüzünde dans ettiğimi hayal etmek.

Gündüzleri denizden çıkmamacasına, buruş buruş olana dek suda kalmak. Gözlük ve şnorkel ile zamanı unuturcasına bir balığın peşinden gitmek.

İlk gençlik zamanlarında aşık olmak. Karşılaştığında utangaçlıktan  yüzüne bile bakamadan heyecanlanmak, gözlerini kaçırmak...ve sadece öyle kalması...

 Ve tabiiki dondurma...Öyle süt tozundan yapılanlardan değil , hele market dondurması hiç değil..

Misler gibi süt kokan...Sahlepli kaymaklı dondurma...


                                  Yaz geldi...2020'ye...Haziran'ın 16'sı bugün... Saat 02:48

Kocaman bir an içerisinde belirli belirsizliği yaşarken, meraklarımdan, heyecanımdan uzak en sevdiğim mevsimin şöyle güzelce hakkını veremiyorum/veremeyeceğim diye üzüldüğümü farkediyorum.

Oysa iyiyim. Mutluyum. Huzurluyum. Kaygılarım olsa da...İdare etmeye çalışıyorum şöyle böyle...

Büyüdükçe mevsimler dönüştü, yaşam dönüştü, ben dönüştüm. Zorlaşıyor sanki zamanla...

Peki sana sorayım Yaz? Nasılsın?
Özledin mi beni?

ZSAT