26 Eylül 2013 Perşembe

Zamanı geldi...



Hayat bazen oyunlar bize…
Bazen de güldürür bizi sebepsizce..
Nefes al..Sakin ol…
Gülümse hep…Şimdi..Şimdi…

Zamanı geldi , zamanı geldi
Mutluluğun zamanı geldi…


Bu sözleri Nisan ayı civarında SizDrama ‘da çocuklarla yapacağımız müzikal için yazmıştım.Sidikli Kasabası’na oyuna giderken Bostancı-Taksim çift katlı otobüsünde en öndeki koltukta…Ilk duraktan bindiğimden hep boş olurdu o en öndeki koltuk ve hep oraya otururdum.Kulağımda parçanın orjinali dönerken ( Avenue Q – For now ) bi anda sözler akıvermişti kalemden kağıda doğru…O an yine canlandı gözümde…Tabi oyundaki şarkıları uyarladığımız için birebir  çeviri değil…

Bazen düşünüyorum hatta bu aralar çok daha fazla, sahip olduğumuz neler var?
Sadece kendi ruhumuz mu? Ona bile sahip değiliz aslında…

Sahip olmak neyi gerektirir? Ya da sahip olmamak neyi ?

Hayal kurardım eskiden…Hayaller gerçekleşince masal biter mi?
Tek başına yeni masallar kurmak bu kadar zorlaşır mı?
Bir an eline verilen ve sonra bir anda elinden alınan oyuncaklar, yaşam kaynağınsa eğer, bu ülkede hayal kurmak gerçekten zor.

Müziğe dair gelecek planım yok…Tiyatro’ya dair yok. Öğretmenlikle ilgili yakın tarihli planlarım var…Çocuklara müziği , müzikali sevdirmek…
Hayata dair, bu ülkede planım yok.

Ya plansız yaşamaya devam edeceğim…
Ya da hayal kurabileceğim başka diyarlara gideceğim.


Zamanı geldi.


SA
26 Eylül 2013

22 Eylül 2013 Pazar

BEKLENTİSİZ SEVİN !/CAN DÜNDAR

Bugün rastgeldiğim bir yazıyı paylaşmak istedim Can Dündar'dan...Beklentisiz sevin...
Beklentinin,  yaşamın içine dahil olduğu her halde, hayal kırıklığı kaçınılmaz oluyor.En önemlisi ise, sevmek, bütünüyle sevmekse şayet, beklentisiz sevgi ; dünyanın en yüce ve en özel sevgisi..Biliyorum.


 BEKLENTİSİZ SEVİN !/CAN DÜNDAR

‎Yani "Bugün telefon etmedi" demeden, "Şu an nerede acaba?" diye kendi kendinizi yemeden, "Yaş günümü hatırlayacak mı acaba?" diye bir beklenti içine girmeden... Sevdiniz mi hiç? Onun, size ait olmadığını kabul edip,onu özgür yaşamı ile sevmeyi denediniz mi? Yanındaki erkek arkadaşına aldırmamayı öğrenip ama aldırm...ıyormuş gibi yapmadan, gerçekten aldırmadan, "Bitecekse biter , bunu ben değiştiremem, beni sevmeyi bırakmasını değiştiremeyeceğim gibi" diye düşünüp. Onu yersiz kıskançlıklara boğmaktan ve kendinizi yıpratmaktan vazgeçebildiniz mi hiç? Hiç beklemeden çalan bir kapıda, onu karşınız da görmek ne güzeldir bilir misiniz?

Beklemediğiniz bir anda hediye almak en sevdiğinizden... Ve beklemeden gelen bir "seni seviyorum" mesajının tadına varabildiniz mi hiç? Siz istediginiz için degil, o istiyor diye yapildi mi tüm bunlar? Ve beklentisiz sevmenin tadina bakabildiniz mi hiç? "Bugün beni hatirlamadi" yerine "Hiç beklemiyordum, senin gelecegini" diyebilmek ne güzeldir oysa... Onu bogmadan, kendinizi bogmadan sevebilmek ne güzeldir... Sahiplenme duygusundan uzak, sevmenin, sevilmenin tadina varabildiniz mi hiç? Yapilmamis davranislar, söylenmemis sevgi sözcükleri ile kendi kendinizi ask çikmazinda kaybedeceginize, Hiç beklenmeyen bir demet çiçekle mutlu oldunuz mu? Beklentisiz sevin... Ben, beklentisiz seviyorum... "Niye aranmadim" diye düsünüp kendini kendinizi yiyeceginize, hiç beklenmedik bir "Seni özledim" mesaji ile aski yakalayin.. Beklentisiz sevin... Ben, beklentisiz seviyorum... O, sizin sevgiliniz oldugu için degil. Ona tapulu maliniz gibi, çantaniz, arabaniz gibi davranma hakkiniz oldugunu düsünmeden. Onu sevdiginiz, onun da sizi sevdigi için sevin... Sevgiye karisan "beklenti" denen illeti hemen silin askin ak sayfalarindan... Göreceksiniz ki, o zaman ask, baska bir güzel... Göreceksiniz ki, o zaman sevgili, daha bir romantik... Göreceksiniz ki, o zaman sevmek ve sevilmenin damaklarda biraktigi tat, yillanmis sarap gibi, beklenti zehrine karismadan bir baska döndürüyor insanin basini... Ben, beklentisiz seviyorum... Onun nerede oldugunu merak etmiyorum... "Beni bugün neden aramadi" diye geçirmiyorum içimden, aramadigi zamanlarda... Gelecege dair hayallerim de yok zaten... Ben, sevgiyi yasiyorum... Onun yanimda oldugu anlar o kadar degerli, o kadar kiymetli ki...Gerçeklesmemis ve gerçeklesmeyecek beklentilerle mahvetmiyoruz o anlari... Beklentisiz seviyoruz... Sevdigimiz için seviyoruz... Hayalsiz, geleceksiz, beklentisiz... Anlik seviyoruz... Deneyin... Beklentisiz, sevmeyi deneyin bir gün... Beklentilerle bogdugunuz asklariniza aciyacaksiniz...

21 Eylül 2013 Cumartesi

Değişim...




Her an değişimi yaşıyor aslında bedenimiz…Her nefes alışta farklı bir hava giriyor temelde Azot, karbondioksit ve oksijenden oluşsa da…Her nefes farklı bir de deneyim aslında…

Bugün yürürken, yine her zamanki gibi düşünüyordum…Birden birşey dank etti sanki…Dün akşamki Birsen Tezer konserinin de etkisiyle belki…Neden hayatımın boşa geçen zamanlarına artık bir son vermiyorum?

Eski bir alışkanlık belki de… Gün boyunca en az 8 saat bilgisayar başında oturup çalışmakla geçmişti uzunca bir dönemim…Şimdi o kadar olmasa da yine çok zaman harcadığımı farkettim.Tabii bilgilenme, duysal ve görsel olarak yeni deneyimler kazanmak önemli hele ki bu hızlı bilgi çağında…Fakat ben sanırım bu dönemimde biraz yavaşlamak istiyorum.

Kendi kendime ördüğüm ve mutlu olduğum koza’mda yapmak istediğim şeyleri ertelemeden yapabilmek adına…

Ilk iş olarak Facebook hesabımı kapatmaya karar verdim.Kaç gün ya da kaç ay ya da kaç saat başarılı olurum bu kararımda bilmiyorum.Fakat iletişim , haberleşme ve paylaşımsa amaç, istedikten sonra her yol birbirimize çıkacaktır arkadaşlar , dostlar olarak…

Kolay olmayacak, biraz zaman alacak... Doğum günlerini yedeklemek istiyorum.Ajandama yazmak…Bundan sonra belki çok yakın olmasam dahi mesaj göndererek değil de sesini duyarak kutlamak.

Sonra fotoğrafları yedeklemek…Ne çok fotoğraf varmış.Ne çok anı…Hepsi yaşamın parçası ve çok değerli…

Değişim nefeste başlar…Aldığın ilk nefes ile verdiğin son nefes arasında neler yaptığınsa, senin seçimindir.
Öz, hep aynı kalır.

SA
22 Eylül 2013


20 Eylül 2013 Cuma

Yüz numara dileği...




Bu yıllardır düşlediğim yaşamın dileği…100 ‘e erişen yazılarımın en kıymetlisi olunca, belki yüz bulur olmaya…


“Bir evim olsun..Nerede olduğu önemli değil.Tek katlı yere kadar camları olan..Bir tarafı deniz,nehir,göl ne olursa..Yeter ki su görsün..Bir tarafı yeşillik,ağaçlar,çiçekler..Ve hep bahar..Bir odasında manzaraya karşı bir Steinway..ve bir sürü enstruman daha..Oynadığım müzikal bitip eve döndüğümde o tatlı heyecan ve mutlulukla , bahçede sallanan sandalyede ya da çimlere uzanıp , doğanın sesini dinleyip,doğanın bir parçası olmanın ve dünyaya küçük de olsa iz bırakmanın huzurunu yaşamak..Adı Bahar dileği,Pazar dileği...her ne olursa olsun...”


29 Nisan 2012
SA


Not 1 :  Yüz numara dileği deyince bir tuhaf tınladı :)

Not 2 : Fotoğraftaki görüntüyle karşılaşmam yeni sayılır yani yazıdan çok sonra.. Fakat hayalimdeki yeri biraz olsun yaşattığı için gözümde, pek seviyorum.



19 Eylül 2013 Perşembe

Mükemmel ve ütopik bir gün ve yaşam...






06:45    Güne merhaba
07:00 – 08:00 Sahilde yürüyüş veya bisiklet
08:00 – 09:00 Yoga çalışması
09:00 – 10:00 Deniz kenarında kahvaltı ve dinlenme
10:00 – 11:00 Vokal egzersizleri ve repertuar
11:15 – 12:30 Piyano çalışması
12:30 – 13:30 Tango çalışması
13:30 – 14:30 Öğlen molası
14:30 – 15:30 Oyunculuk çalışması
15:30 – 16:30 Authentic Jazz çalışması
16:30 – 17:00 Mola

20:00 Temsil

Mümkünse hepsi birbirine yakın yerlerde…Bir oda konaklama için…Aşağıda sahne…ve çalışma odaları… Hepsi aynı binada mesela…

Ütopik olmaktan kurtarabilmek için ne yapmalı diye düşündüğümde;

1.   Yurt dışına gitmek…Fakat okullar inanılmaz pahalı…

2.   Company kurmak…Sermaye ister, disiplinli insanlar ister, bu ülkede bu işi yapmaya girişmek ve çabalamak afedersiniz g..t ister…

3.   Tek başına güne bu disiplini oturtmak özel derslerle vs çok pahalıya geliyor.Bir yerden bir yere gitmek zaman ve enerji yiyici olabiliyor o da ayrı.Ayrıca birlikte çalışmak her zaman daha keyifli…

4.    Bahane mi buluyorum?

5.  Benzer bir deneyimi Footloose döneminde Minnesota’da yaşamış olmanın verdiği tatlı his ve özlem ve olabilirliği için ilham kaynağı da oluyor aynı zamanda...



6.   Milli piyango ne zaman çekiliyordu sahi ?


SA
19 Eylül 2013

Vs..vs...vs....



Aynı topraktan besleniyorlardı.Hatta aynı suyla…Kökleri, belki ucundan kıyısından dokunuyordu birbirlerine birbirlerinden habersiz…

Biri diğerine aşık olmuştu.Yüzünü ona dönüyordu daima…Diğeri o kadar kendi halindeydi ki, görmüyordu bile çevresinde olup biteni ,ona aşkla bakan o gözleri…

Aynı su, aynı toprak yetmedi onlara…Sadece bir bakışına karşılık alsa yeşerecekti yeniden belki…

Önce usul usul kurumaya başladı…Rengi solgundu artık…Yapraklarını döküp, toprağa karışıp belki bir başka tomurcuk olarak ona daha yakın olup, bu kez dikkatini çekmeye çalışmak istiyordu… Bütün kederi yüklendi…Hala umut var diye ümid ederek…

Kederin içinde ümide yer var mıydı?


Peki ya sonra?


O diğer tomurcuk yeşerip çiçek açtığında diğeri solup gitmiş olabilir…

Ya da kökleri birbirlerine sarılmış olduklarından derinden öyle bağlıdırlar ki görünen kısım aldatıcıdır aslında biz insanoğlu için…

Ya da aslında döngüye boyun mu eğmek gerekir?

Vs.. vs… vs….


19 Eylül 2013
SA