16 Ekim 2021 Cumartesi

Yük dolabı...

Yük dolabı... 

Evlerimizde yastık , yorgan kimi zaman da fazla eşyaları kaldırdığımız dolap.

Üzerine düşünmek istedim. Kendi kendime iç sesimle , yazı diliyle düşüneyim istedim. Belki okuyan varsa bu satırları bir iki düş de sizin aklınıza düşer.


      


Yıllar evvel bir hallacın elinden torbalara sıkıştırılan pamuklar , yorgan olmak üzere yorgancının  eline ulaşır. Bizim yorgancı tüm hünerini kullanarak , alın teriyle, göz nuruyla bu pamukları ipek saten kumaşlarla çevreler , kenarına da nakış yapması için eşinden yardım ister. Eşi o sıralarda ilk çocuklarına gebedir. Doğuma yakın olan bu zamanda,  içerideki yavrucak epey hareketli ve bir an evvel dünyaya gelmek için sabırsızdır. Kadıncağız bir yandan el işi yaparken , bir yandan da karnında bir sağa bir sola dönen yavrusuna ninniler mırıldanmaktadır. Hani olur ya belki duyar da biraz sakinleşir ümidiyle...

Gece yarısına doğru, gözleri nakış işlemekten, dili de terennümden yorulmuş uyuyakalan kadın; kocasının neredeyse 18 saatlik süren mesaisi ardında yorgun argın eve gelişini duymamıştır bile. 

Adam usulca eve girdiğinde karısına ve doğmak üzere olan evladına mutlulukla bakmış  o an bir karar vermiştir. Bu yorganı doğacak olan evlatlarının çeyizi için saklayacak , böylece yavrularına el emeği göz nuru bir miras bırakacaklardır. Yorgunluğu , uykusuzluğu bir anda geçivermiştir.

El işi nakışları eşinin kucağından alarak battaniye ile usulca üstünü örttükten sonra, evlerinin alt katındaki dükkanına iner . O gece sabahlayarak yorganı tamamlar. Yük dolabına kaldırır. 

Ertesi sabah yıllardır dört gözle bekledikleri yavrularını kucaklarına alırlar.

Gel zaman git zaman , yıllar su gibi akıp geçerken , yorgan yük dolabında beklerken;  bizim yavrucak büyür de evlilik çağına bile gelir.

Evden ayrılacağı gün , kapıdan çıkmazdan önce yük dolabından indirdikleri yorgan ellerinde,  bu sözler de dillerindedir.

"Yavrucuğum ;  sen doğduğunda pamuk gibiydin. Ömrümüzce seni sarıp sarmalamaya , dünyadaki kötülüklerden,  insanların şerrinden uzak tutmaya çalıştık. Annen,  seni iyi bir insan olabilmen için sabırla, yıllarca oya gibi işledi. Şimdi her üşüdüğünde, bizleri özlediğinde sarılman için sana vereceğimiz bu hediyeyi lütfen kabul et. "

Büyümenin getirdiği yüklerin ağırlığının , yorganı üstüne her örtüşünde hafiflediğini keşfetmesine fırsat kalmadan ; mükemmel uyku vaadi veren, hafifliğiyle öğünen teknoloji harikası uyku setleri popüler olunca bizim yeniden yorgan yük dolabına kaldırılıp, yerini son model sentetik yorgansıya bırakır. 

"Bir yastıkta kocayın" temennisiyle akrabalarınca kendilerine hediye edilmiş  pamuk yastığın yanına konulan yorgan, yük dolabına girerken derin bir iç çekince yastık onu sesinden tanır. Aynı pamuk tarlasında çalışan, birbirlerine ilk görüşte tutulup da kavuşamayan iki gencin ,
yeniden yan yana gelmesinin tesadüfi şaşkınlığıdır bu. 

Peki; 

Yük dolabında yıllarca birlikte mi yaşlanacaklar ?  hasret mi giderecekler ? yoksa çürüyecekler  mi?

Yoksa gün gelip kıymetleri bilinince yeniden tatlı rüyaların müsebbibi mi olacaklar? 

Ya da geçmişin yükü sanılıp, bir daha yüzlerine mi bakılmayacak?

Ya da geçmişi hatırlatan kıymetli eşyalar olarak mı arada çıkartılıp, koklanıp, yeniden özenle saklanacaklar?

Ya da bir gün eskiciye verilip yerlerine  plastik leğen mi alınacak?

Yoksa "Alaattin'in Sihirli Lambası"oyununun telifini alamadığı için , "Hüsamettin'in Uçan Yorganı" olarak uyarlayan bir tiyatro topluluğunun dekoru mu olacaklar ?

Belki de eskicide görüp alan bir koleksiyoner ruhunu fark edip bir müzede sergileyecek...

Kim bilir?

SA

16 Ekim 2021

Akatlar


Not : Fotoğraf Star gazetesinden alıntıdır.



5 Ekim 2021 Salı

Özlem giderme simülasyonu...


 Hiç görmediği bir şehri, hiç tanımadığı bir insanı, bilmediği şeyleri özler mi insan?

Zihnin derinliklerinde, DNA'nın kırıntılarında belki de yalnızca hayal dünyasında yarattığı izdüşümler düşer aklına ve pek tabii özler bence.

Bu aralar yoğun bir Paris özlemi içerisindeyim. Daha önce koklamadığım, bir hatıramın olmadığı , sadece orada olmayı düşlediğim bir şehir... Ve belki de pandemiden dolayı uzunca süredir seyahat edemediğimden, cazibesini zihnimde daha da çoğalttığım... 

İşlerin yeni yeni başlıyor oluşu, maddi olarak toparlanmaya çabalama sürecinde olmamız dolayısıyla bir süre daha yurt dışı seyahatler uzak görünüyor. Sürpriz bir Paris turnesi çıkmazsa şayet :) 

Her neyse ;  gerçeklerden uzaklaşma halinde kalmak daha iyi geliyor şu sıra.

Bu sabah uyandım. Oldukça sıkıntılı bir gecenin ardından,  iyi uyanmanın verdiği mutlulukla dışarı çıktım. Bir iki işim vardı civarda , onları halletim ve burnuma mis gibi kokular çalınmaya başladı. Çizgi filmlerde olur ya hani , fırından yeni çıkmış turtanın üzerindeki dumanlar, gel gel işareti yaparak karakteri yamacına çağırır...İşte tam da öyle bir an :)

Hipnotize edilmiş gibi kokuyu takip ederek pastaneden içeri girdim , fırından yeni çıkmış, cazibeli kruvasanlardan aldım ve doğru eve geldim. Hemen bir kahve demledim. Kullanmaktan hiç çekinmediğim antika fincan ve tabağımı çıkarttım ve balkonda parizyen bir kahvaltı yaptım. Buna da özlem giderme simülasyonu adını verdim.

Anneannemin annesi Hikmet Hanım, Dame De Sion mezunuymuş. İyi Fransızca konuşur, çok iyi derecede piyano çalarmış. Ben ne yazık ki tanıyamadan 1974 yılında gözlerini yummuş dünyaya. Fakat anlatılan hikayelerden , dinlediğim kasetlerdeki ses kayıtlarından ve de zannediyorum ki genlerle gelen aktarımlardan dolayı içimde kırıntılar var büyük anneanneye dair. Şu sıralar epey su yüzündeler. Yakın zamanda ortaya çıkan Fransızca öğrenme isteğim, çılgınca şehirlerini görme arzum, havasını koklama, şehri izleme hevesim belki bundan.

Kruvasanı afiyetle yedim. Kırıntılarına baktım uzun uzun.

Pandemide mıh gibi çakılı kaldığım konforlu alanın yumuşacık süngerinin epey incelmiş olduğunu idrak ettim.

ZSAT

5 Ekim 2021 'Akatlar





18 Eylül 2021 Cumartesi

Çatlak... Patlak... Yusyuvarlak...

Uzundur yazmadığım zamanların ardından... Yeniden merhaba...

Hem size, hem kendime hem de şu bulutsu boşluğa...

Nasıl oldu, ne ara oldu da son derece olumlu düşünen , yaşadığı olayların tüm yönlerini görüp kendine faydası olan kısımlarını alan bir insanken, negatife odaklanan bir varlık haline dönüştüm. Kendi iç dünyamdan , düşüncelerimden sıkılır hale geldim. Ben sıkılıyorsam çevrem de sıkılıyordur düşüncesiyle iyice içe döner oldum. Dönerse senindir, dönmezse az pişmiş midir? Neyse sulandırmadan , tepeme yaktığım sorgu ışığının ampülünü patlatmadan konumuza dönelim.

Nasıl oldu da ben bu kadar sıkıcı bir insana dönüşüverdim?

                                                                                                

Özgüvensizliğim had safhada... Merak ettiğim , heyecanlandığım neredeyse hiç bir şey yok. Hayalim yok yahu hayalim. Çok sevdiğim mesleğimi bile icra ederken kaygı seviyemin artması hiç hayra alamet değil. 

Ben böyle düşünedururken çevresel faktörler de pek yardımcı olmuyor hani bu durumu dönüştürmeye... Gerçi biliyorum dönüşümü ancak ben başlatabilirim ancak ne bileyim işte , dün hakkımda bir yazı okudum. Canım iyiden iyiye sıkıldı. Tabi bizim meslek eleştiriye , insanların söylemlerine,  övmesine yermesine epey alan açan bir meslek. Ve bunu seçtiysem de her yönüyle hepsini duymak, kabul etsem de etmesem de anlamak önemli benim için. 

Zıtlıkların dengesinde durmak konfor alanı belki, belki de değil,  bilgelik alanı . Bilgeliğin olduğu yerde konfor alanı olur mu hiç? Konforun olduğu yerde bilgelik gelişir mi?  Ancak tahterevallide bi aşağı bir yukarı hızla gidince dengeler biraz şaştı galiba,  kendi kendime koyduğum teşhise göre...

Tepemdeki lamba iyice ısındı.

Soğutmalı... Yo yo hayır,  patlamasını beklemeli. 

SA

18 Eylül 2021



9 Ekim 2020 Cuma

Harbiye'de Bir Gün...

 Halen Koronavirüs'ün kol gezdiği zamanlardan bir gün. 8 Ekim 2020 

Uzunca zamandır evde, tiyatro sahnesinden, mesleğimden uzak geçirdiğim günler günler  birbiri ardında.. Aslında bu durumun virüsle doğrudan bağlantısı olmasa da epey etkili olduğu kaçınılmaz. Bu konunun derinliklerine inersem yazmak istediğim konudan biraz sapacağımı düşünüyorum. Belki ilerleyen satırlarda dayanamam ve değinirim.

Bilen bilir aslında mesleğimin ilk adımlarını küçükken atmaya başlamıştım. 6 yaşında Darulbedayi Çocuk Eğitim Birimi'nde... İçimin ta en derinine inen bu aşkın tohumları işte o yıllara dayanır. 80'li yıllar.

Her haftasonu anneciğim beni Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ne bırakır ve saatlerce beklerdi. Ara verdiğimiz zamanlarda muhakkak gelir büfeden sarı peynirli tost yerdik birlikte. Sarı peynir dediğimse;  çedar peyniri , o lezzet hala dimağımda.

1988-89 sezonunda yine Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde çocuk eğitim biriminden mezun olmuş ögrencilerin de sahnede yer aldıkları çocuk oyunları yapılırdı. Bunlardan biri " Rüyaların En Güzeli" oyunu idi. Ve aslında benim en güzel rüyamın başlangıcı. 

Hadi Çaman'ın yazdığı, Erhan Yazıcıoğlu'nun yönettiği, çok kıymetli Darulbedayi oyuncularının yer aldığı  ( rahmetle andığım Sevgi Sakarya ve Yavuz Şeker , Can Doğan, Cem Davran , Oya Palay , Fatoş Tez, Aydan Burhan ) bu oyunda dans edip şarkı söyleyerek yer almıştım. Çocuk oyunları sabah saatlerinde oynanırdı. Bizim oyundan sonra matine oynayacak duayenler çay ocağında olurlardı. Bir keresinde rahmetli Suna Pekuysal sevmişti rol arkadaşımla beni ne şeker şeysiniz siz diyerek :) Nasıl unutulur ! O günlerden ne çok bilgi ne çok görgü işlemiş ta derinlerime.

Dün Shirley oyunumuz ile 318. temsilimizi yapmak üzere Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ndeydik. Pandemi nedeniyle uzunca zamandır tiyatro konser etkinlikleri kısıtlı şartlarda yapılıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları; sahnelerini Ekim ayı boyunca özel tiyatrolara açtı. O kadar kıymetli bir durum ki bu ; salon kiraları çok yüksek olduğundan, bir de seyirci kapasitesinin azaltılması gerektiğinden birçok özel tiyatro perdelerini kapatmakla karşı karşıya kaldı , kalıyor. Belediyelerin bu noktada çift yönlü desteği içimi biraz olsun ferahlatıyor; hem sanatçılar, hem emekçiler, hem yapımcılar hem de seyirciler adına. 

Toplu taşıma kullanmak istemediğimden, ( şu virüs olayından birazcık korkuyorum )  eşimle annemizin arabasını ödünç aldık ve beni tiyatroya o bırakacaktı. Yağmurlu hatta epey fırtınalı bir hava vardı. Oyunu ; defalarca , neredeyse tüm replikleri ezberleyecek kadar  izlediği için tekrar izlemesi konusunda ısrarcı olamazdım :) Fakat o kadar saat neredeyse 6,5 -7 saat civarda beni  nerede bekleyecekti ? Bu tabii ki benim aklımı meşgul eden bir meseleydi. Çünkü ; Ömer çok rahattır,  zaten yapacak birşeyler bulur, keyifli vakit geçirmeyi bilir. Tek problem pandemiden dolayı serbest hareket imkanı olmaması idi. 

Yolda annemle telefonlaştık. Harbiye Muhsin Ertuğrul'da sahne almanın benim için manevi önemini bildiğinden oyun için şans dilemek için aramıştı. O sırada aklıma geldi. Yıllar evvel beni saatlerce beklerken annem nasıl vakit geçiriyordu? Sordum... Hilton'a giderdim dedi annem. Çay saati, kimi zaman da barda bir cin tonik... Vayy dedim anneme bak, harika fikir ! Tabiiki bu fikir imdadımıza aslında benim imdadıma yetişti. Aklım kalmayacaktı, ben oyun için hazırlanırken ve sahnedeyken, sevgilim de keyif yapabilecekti. Daha iyisi olamazdı.

Yağmura ve trafiğe yakalanmamak için evden erken çıktığımız için çabucak vardık. Yarım saat kadar vaktim vardı. Hadi çay saati keyfini Hilton'da birlikte yapalım dedik. Boğaza bakan koltuklara oturduk. Menüde çay saati içeriklerini görünce hissettiğim hayal kırıklığını nasıl anlatsam? Çay saati servisinde kebap vardı. Evet kebap! Tamam canım ben de severim kebap fakat çay saatinde petit fours veya tartoletlerle birlikte değil.  Misafirlerin ağırlığı Arap'tı. Durum anlaşıldı. İlla bazı şeylerden taviz mi verilmesi gerekiyor. Neyse, çay saati fikrinden vazgeçtik. Hadi dedik, sarı peynirli tost sipariş edelim. Eski günlere selam olsun. Damak tadı mı değişti, devir mi çok değişti, beklentiler mi hayal kırıklığı yaratıyor yoksa her şey çok mu sıradanlaştı. Buralara girmeyeceğim ancak tadı tuzu yoktu öyle diyeyim. Önemli değildi çünkü sevgilimle oyun öncesinde boğaza karşı birlikte çay içme keyfini yaşadık. Bu kadarı kafiydi.

32 yıl önce sahne tozuyla ilk tanıştığım yerdeydim. Fuayede ustalarımın fotoğraflarını dikkatle inceledim. 

Her birine tek tek teşekkür ettim. 

Bir başka duayen oyuncunun oynadığı oyuna ses olduğum, ve her defasında ne çok şey öğrendiğime kendim bile şaşırdığım canım ustama Sumru Yavrucuk'a da... Her an için teşekkür ediyorum.

Bu ateş içime düşeli 32 yıl olmuş dile kolay. Elbette sanat hayatımın 32. yılını kutlamıyorum. Arada yolumu şaşırıp kaybettiğim zamanlarım çok oldu. Ancak yakaladığım yerden tutunmaya çabalıyorum. 

Dilerim ki 32. , 42. hatta 52. sanat yılımı sahnede kutlayabilirim. Umutsuz, kırgın ve hayallerimi git gide kaybediyor olsam da...


Kendime not : Oyun sonunda selam verirken taşan duygularım bana hep rehber olsun.


ZSAT

09.10.2020 Akatlar








23 Ağustos 2020 Pazar

Oturan boğa

Yaş almanın dayanılmaz yükü mü? Yaşadığımız dönemin ve her an olan bitenden haberdar olma özgürlüğünün verdiği yük mü? Her ikisi de birleşip "combo" mu yapıyor yoksa?



Ancak bir  hafta oldu sanıyorum sosyal medya hesaplarımı kapatalı. Kendimi daha özgür hissediyorum.

Bu sabah eski günlere öykünen bir Pazar günü geçirmek istedim. Sabah TRT 2 'deki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konseri eşliğinde uzun bir kahvaltı... ( Ekşi mayalı ekmek yapmayı öğrendim. Kahvaltılarımız daha sağlıklı artık ) Ardından yıllar yıllar sonra gazete okuma keyfini yeniden yaşamak için Cumhuriyet gazetesini okudum. Eski tadı verdi mi diye soracak olursanız? Kısmen 

diyebilirim.

Okunacak doğru dürüst gazete kalmaması, izlenecek doğru düzgün program kalmaması, istediğimiz her şeye kolayca erişebildiğimiz bu bilgi kalabalıklığı içinde ne tuhaf.

Bu günlerde canım sıkkın. Epeydir sıkkın da... Kendimi 70 yaşında doğmuş kadar yorgun ve kimi zaman da 5 yaşında bir çocuk gibi zıpır hissediyorum. Her ikisi de içimde didişiyor, kimi zaman oyun oynuyorlar.

Boyun fıtığım sanırım biraz arttı, ellerimi kullanırken zorlanıyorum. Bir kaç bardak düşürmüşlügüm, su dolu bardağı tek elle tutamayışım canımı sıkıyor.

Bu gelgitlerin içinde , Londra merkezli bir okulun her gün 2 saat ingilizce konuşma sınıfına katılıyorum. İyi geliyor. Eylül ayı için de kaydımı yaptırdım.

Bedenim ve ruhum yorgun , son bir buçuk yıldır karşılaştığım durumlar beni yıprattı. İş ile ilgili hiç bir motivasyonum yok. 

Şu an TV de Londra Senfoni Orkestrası konseri açık..Şefleri yaşlıca epey de huysuz görünümlü bir adam. Gerçekten huysuz, aksi, ciddi , ters , aykırı bir insan olmak isterdim. Her yerde her anda karşısındaki gözeten değil de kendini gözeten. Öyle olsaydı nasıl olurdu yaşamım acaba ? 

Balkondaki saksıya ektiğim barbunyalar çok hızlı büyüyor.

Yapamadığım mesleğim içimi sıkıştırıyor.

Belirsizlik kaosa sürüklerken, içimdeki 5 yaşındaki kız oyun oynamak istiyor; 70'lik teyze de bilgeliği ve ağırlığıyla yüreğime boğa gibi oturuyor.




Hadi bakalım bu yazı da bugünlere dair dursun şuracıkta.

23 Ağustos 2020

Pazar ( Koronavirus günleri ) 




19 Temmuz 2020 Pazar

Hayal bu ya...


Pazar günleri yıllardan beri çılgınca çalıştığım günlerden biriydi normal şartlarda... Önce ders vermeceler , sonra oyuna koşturmacalar... Hatta bazen sabah dersleri yapıp, öğlen DT'de matinede müzikal oynayıp koştur koştur yetişip akşam özel tiyatroda başka bir oyunda oynamışlığım bile vardır. Anormal şartlar içinde kendi normalimizi oluşturmaya çalıştığımız şu günlerde hepsi beklemede ve bunu fırsat bilip bu  Pazar günü doğayı izlemek dinlemek istedim. Ormana veya göl kıyısına gitmeden... Evimde... Penceremden dışarı bakıp, kimi anlarda da balkonda kahve içerken...Öğretici, merak uyandırıcı ve düşündüren bir gündü. Biraz bahsetmek isterim ki; belki kendinize doğayı izlemekle ilgili, üzerine düşünmekle ilgili  böyle bir zaman dilimi ayırırsınız, hem de kişisel tarihime not olsun.

Önce kuşlardan başlamak istiyorum çünkü belki onlarcası  ( mevsiminde büyük baştankara, kızılgerdan ; şimdilerden serçe ve yavruları ağırlıkta,  bir de kumrular  ) pencere pervazına koyduğum yemleri keşfettiler. Bu sabah anne kuş, yavrusu yanındayken aldığı yem ile yavrusunu besliyordu.  Öyle çok bebek de değildi hani yavrusu... Ama sanırım kuşlarda da var olan annelik içgüdüsü doğa ana tarafından tüm dişilere bahşedilmiş bir  hediye. Günüme ilk neşe katan görüntü buydu.

Bahçede birkaç kedi dolaşıyor. Bunlardan biri  ( adını Chaplin koyduk ) her fırsatta evimize girer yatağımıza yatar 4-5 saat dinlenir ve gider. Mama verdiğimizde pek istemez genelde kendini sevdirmek ister ve bolca da uyku sever. Hatta otel mi burası diye espri yapmışlığım vardır yüzüne karşı :)
Son günlerde bir başka kedi daha evimize girmeye başladı. Adını "Pus" koyduk. Öyle komik ki ; elini kolunu sallayarak giriyor, evin içinde her odayı şöyle bir dolaşıyor pissst desek umrunda olmadan çıkıyor. Arada mama yiyor ama onun da derdi kendini sevdirmek. Hazır evimize misafir olan kedilerden bahsediyoruz,  bir de eşimin kedi gibi kedi dediği Arap'ımız var. Siyah bir kedi. Ve iki yıldır kapı baca açık olsa dahi bir kez bile içeriye girmedi. Sadece mutfak camının pervazına oturur ve harika fotoğraf verir :) Bu günlerde balkona geliyor ve sadece koltukta oturuyor. Mama versek de yemiyor. Tam bir asilzade.

Her neyse; anlatacağım konu "Pus" ile ilgili.  Hani elini kolunu sallayarak evde tur atan :) Balkonda kahve içerken tuhaf sesler çıkararak ağzında bir şeyle yaklaşmaya başladı. Meğerse kuş avlamış. İçim cız etti önce sonra düşündüm ki hayvanın doğası bu. Ay eve getirmese bari diye düşünürken bir süre tuhaf sesler çıkartarak oynadı onunla . Sonra ihtiyacı kadar beslendi ve kenara çekildi. O sırada, bir saksağan geldi , önceden göstermişti kendini zaten ben de varım dercesine...  Kuşu aldı ve kenarda bir taşın üzerine koydu, ihtiyacı kadar beslendi ve sonrasında bahçede dolaşarak diğer saksağan  arkadaşlarını çağırdı. Uzunca süre seslendi onlara. Kimse gelmedi.

Yem olan kuş için çok üzüldüm. Belki sabah pervaza gelenlerden biriydi. O kuş , bir çok canlıya besin kaynağı olacak bu gece. Karıncalara, böceklere hatta belki salyangozlara... Döngü... Doğa olması gerektiği gibi tıkır tıkır işlemeye devam ediyor. Sanırım sadece insanoğlu bu kadar bencil ve ihtiyacından fazlasını tüketiyor.

Balkonda bir mandalina ağacımız var. Evimize gelen ilk hediye. Bu nedenle çok kıymetli bizim için. Bu akşam üzerinde bir böcek vardı. Beyaz tüyleri olan , miniminnacık , uçabilen bir böcek. Birkaç gün evvel kızkardeşimin bahçesinde tanışmıştım bu böcekle. Orada epey fazlaydılar. Annemi ısırmış, ısırdığı yeri epey şişirmiş ve kaskatı yapmıştı.  Bu akşam balkonda mandalina ağacının üzerinde görünce merak ettim araştırdım. Adı sanı yok. Bir iki kişi daha sormuş. İnternet camiasında kimse bilmiyor.
Ben de hayal kurdum. Yeni bir tür.. Kimbilir belki uzaydan gelmiştir. Masallardaki peri anne gibi bir şeymiş ... Hatta belki soktuğunda şu virüslere karşı bağışıklık kazanıyormuşsun mesela :)

Hayal bu ya :)

ZSAT

19 Temmuz 2020
Akatlar









26 Haziran 2020 Cuma

Gece düşünleri...


Uyandım. Yine geç.
Kahvaltı yaptım. Yine geç.
Olsun. Zaman kocaman bir andan ibaret.
Gün geçiverdi. Akşam oldu. O da geçiverdi. Gece oldu.
Gece gezmeleri , dışarı çıkmadığımız için dönüştü. Yeni adı "Gece oturmaları"  yada "Gece izlemeleri" ya da "Gece okumaları" ya da " Gece yazmaları" yok yok "Gece Düşünleri" olsun. Evet sevdim bunu, olsun madem.

Düşünmekten düşlere fırsat kalmadı. Belki de düşmekten korktuğumdan ya da yorulduğumdandır.
Mesleki anlamda bu sene yaşadığım iki olay beni depresyona sürükledi. Eğitmenlik yönüm devam ettiğinden çevreme, öğrencilerime hatta en yakınlarıma bile bu halimi yansıtmamak adına daha çok efor sarfettim, daha çok güler yüzümü gösterdim ve içimi yok saydıkça , kendimce ört bas etmeye çabaladıkça daha da yoruldum.  Yorulmuşum. Evde izole halde olmak bu yüzden bana çok iyi geldi.

Gücümü toparlıyorum yeni yeni.

Sadece gereğinden fazla uyuyorum. Gereği her ne idiyse... Bir nedeni de var elbet iyi gelen.

Neden, niye, ne yapacağım peki şimdi,  mesleği mi bıraksam, köye mi yerleşsek , geçimimi nasıl sağlayacağım diye düşünmeyi bırakıp, düş kurma faslına geçmeyi düşlemek gerek.

Müzikal Tiyatro performans sanatçılarının ait olduğu, güvencelerinin olduğu ve mesleklerini yapabilecekleri bir kurum düşlüyorum.

Büyük sahnelerde konser yapabilmek için "No name"  ya da " Ünlü " ya da "bilmem kaç takipçisi var" gibi sanatı ve sanatçıyı sınıflandıran bakış açısının son bulmasını düşlüyorum.

İster doktor, ister fırıncı, ister yazar, ister işsiz, ister müzisyen, ister kağıt işçisi , ister sanatçı. Hepimiz insanız ve var olma yolculuğu içindeyiz.

Kırıp dökerek, ardından konuşarak, üzerek, küstürmek için birbirine kötülük yapan insanların olmadığı bir Dünya düşlüyorum.

Kırgınım. Kırılganım, çünkü hassasım. Yeniden , yeniden ve yine tamir edebilirim kendimi. Hatta ürün bile çıkartırım.  Duygularla benim işim. Bir şarkıda hissettirebilmek, bir rolde duyguyu aktarabilmek... Olmaya çabalamak.

Hepimizin halinden yine hepimiz anlarız ya.

Gece düşünleri...
Umutlu düşlere...
Dönüşsün...

ZSAT
27 Haziran 2020
02:00