16 Ekim 2021 Cumartesi

Yük dolabı...

Yük dolabı... 

Evlerimizde yastık , yorgan kimi zaman da fazla eşyaları kaldırdığımız dolap.

Üzerine düşünmek istedim. Kendi kendime iç sesimle , yazı diliyle düşüneyim istedim. Belki okuyan varsa bu satırları bir iki düş de sizin aklınıza düşer.


      


Yıllar evvel bir hallacın elinden torbalara sıkıştırılan pamuklar , yorgan olmak üzere yorgancının  eline ulaşır. Bizim yorgancı tüm hünerini kullanarak , alın teriyle, göz nuruyla bu pamukları ipek saten kumaşlarla çevreler , kenarına da nakış yapması için eşinden yardım ister. Eşi o sıralarda ilk çocuklarına gebedir. Doğuma yakın olan bu zamanda,  içerideki yavrucak epey hareketli ve bir an evvel dünyaya gelmek için sabırsızdır. Kadıncağız bir yandan el işi yaparken , bir yandan da karnında bir sağa bir sola dönen yavrusuna ninniler mırıldanmaktadır. Hani olur ya belki duyar da biraz sakinleşir ümidiyle...

Gece yarısına doğru, gözleri nakış işlemekten, dili de terennümden yorulmuş uyuyakalan kadın; kocasının neredeyse 18 saatlik süren mesaisi ardında yorgun argın eve gelişini duymamıştır bile. 

Adam usulca eve girdiğinde karısına ve doğmak üzere olan evladına mutlulukla bakmış  o an bir karar vermiştir. Bu yorganı doğacak olan evlatlarının çeyizi için saklayacak , böylece yavrularına el emeği göz nuru bir miras bırakacaklardır. Yorgunluğu , uykusuzluğu bir anda geçivermiştir.

El işi nakışları eşinin kucağından alarak battaniye ile usulca üstünü örttükten sonra, evlerinin alt katındaki dükkanına iner . O gece sabahlayarak yorganı tamamlar. Yük dolabına kaldırır. 

Ertesi sabah yıllardır dört gözle bekledikleri yavrularını kucaklarına alırlar.

Gel zaman git zaman , yıllar su gibi akıp geçerken , yorgan yük dolabında beklerken;  bizim yavrucak büyür de evlilik çağına bile gelir.

Evden ayrılacağı gün , kapıdan çıkmazdan önce yük dolabından indirdikleri yorgan ellerinde,  bu sözler de dillerindedir.

"Yavrucuğum ;  sen doğduğunda pamuk gibiydin. Ömrümüzce seni sarıp sarmalamaya , dünyadaki kötülüklerden,  insanların şerrinden uzak tutmaya çalıştık. Annen,  seni iyi bir insan olabilmen için sabırla, yıllarca oya gibi işledi. Şimdi her üşüdüğünde, bizleri özlediğinde sarılman için sana vereceğimiz bu hediyeyi lütfen kabul et. "

Büyümenin getirdiği yüklerin ağırlığının , yorganı üstüne her örtüşünde hafiflediğini keşfetmesine fırsat kalmadan ; mükemmel uyku vaadi veren, hafifliğiyle öğünen teknoloji harikası uyku setleri popüler olunca bizim yeniden yorgan yük dolabına kaldırılıp, yerini son model sentetik yorgansıya bırakır. 

"Bir yastıkta kocayın" temennisiyle akrabalarınca kendilerine hediye edilmiş  pamuk yastığın yanına konulan yorgan, yük dolabına girerken derin bir iç çekince yastık onu sesinden tanır. Aynı pamuk tarlasında çalışan, birbirlerine ilk görüşte tutulup da kavuşamayan iki gencin ,
yeniden yan yana gelmesinin tesadüfi şaşkınlığıdır bu. 

Peki; 

Yük dolabında yıllarca birlikte mi yaşlanacaklar ?  hasret mi giderecekler ? yoksa çürüyecekler  mi?

Yoksa gün gelip kıymetleri bilinince yeniden tatlı rüyaların müsebbibi mi olacaklar? 

Ya da geçmişin yükü sanılıp, bir daha yüzlerine mi bakılmayacak?

Ya da geçmişi hatırlatan kıymetli eşyalar olarak mı arada çıkartılıp, koklanıp, yeniden özenle saklanacaklar?

Ya da bir gün eskiciye verilip yerlerine  plastik leğen mi alınacak?

Yoksa "Alaattin'in Sihirli Lambası"oyununun telifini alamadığı için , "Hüsamettin'in Uçan Yorganı" olarak uyarlayan bir tiyatro topluluğunun dekoru mu olacaklar ?

Belki de eskicide görüp alan bir koleksiyoner ruhunu fark edip bir müzede sergileyecek...

Kim bilir?

SA

16 Ekim 2021

Akatlar


Not : Fotoğraf Star gazetesinden alıntıdır.



5 Ekim 2021 Salı

Özlem giderme simülasyonu...


 Hiç görmediği bir şehri, hiç tanımadığı bir insanı, bilmediği şeyleri özler mi insan?

Zihnin derinliklerinde, DNA'nın kırıntılarında belki de yalnızca hayal dünyasında yarattığı izdüşümler düşer aklına ve pek tabii özler bence.

Bu aralar yoğun bir Paris özlemi içerisindeyim. Daha önce koklamadığım, bir hatıramın olmadığı , sadece orada olmayı düşlediğim bir şehir... Ve belki de pandemiden dolayı uzunca süredir seyahat edemediğimden, cazibesini zihnimde daha da çoğalttığım... 

İşlerin yeni yeni başlıyor oluşu, maddi olarak toparlanmaya çabalama sürecinde olmamız dolayısıyla bir süre daha yurt dışı seyahatler uzak görünüyor. Sürpriz bir Paris turnesi çıkmazsa şayet :) 

Her neyse ;  gerçeklerden uzaklaşma halinde kalmak daha iyi geliyor şu sıra.

Bu sabah uyandım. Oldukça sıkıntılı bir gecenin ardından,  iyi uyanmanın verdiği mutlulukla dışarı çıktım. Bir iki işim vardı civarda , onları halletim ve burnuma mis gibi kokular çalınmaya başladı. Çizgi filmlerde olur ya hani , fırından yeni çıkmış turtanın üzerindeki dumanlar, gel gel işareti yaparak karakteri yamacına çağırır...İşte tam da öyle bir an :)

Hipnotize edilmiş gibi kokuyu takip ederek pastaneden içeri girdim , fırından yeni çıkmış, cazibeli kruvasanlardan aldım ve doğru eve geldim. Hemen bir kahve demledim. Kullanmaktan hiç çekinmediğim antika fincan ve tabağımı çıkarttım ve balkonda parizyen bir kahvaltı yaptım. Buna da özlem giderme simülasyonu adını verdim.

Anneannemin annesi Hikmet Hanım, Dame De Sion mezunuymuş. İyi Fransızca konuşur, çok iyi derecede piyano çalarmış. Ben ne yazık ki tanıyamadan 1974 yılında gözlerini yummuş dünyaya. Fakat anlatılan hikayelerden , dinlediğim kasetlerdeki ses kayıtlarından ve de zannediyorum ki genlerle gelen aktarımlardan dolayı içimde kırıntılar var büyük anneanneye dair. Şu sıralar epey su yüzündeler. Yakın zamanda ortaya çıkan Fransızca öğrenme isteğim, çılgınca şehirlerini görme arzum, havasını koklama, şehri izleme hevesim belki bundan.

Kruvasanı afiyetle yedim. Kırıntılarına baktım uzun uzun.

Pandemide mıh gibi çakılı kaldığım konforlu alanın yumuşacık süngerinin epey incelmiş olduğunu idrak ettim.

ZSAT

5 Ekim 2021 'Akatlar





18 Eylül 2021 Cumartesi

Çatlak... Patlak... Yusyuvarlak...

Uzundur yazmadığım zamanların ardından... Yeniden merhaba...

Hem size, hem kendime hem de şu bulutsu boşluğa...

Nasıl oldu, ne ara oldu da son derece olumlu düşünen , yaşadığı olayların tüm yönlerini görüp kendine faydası olan kısımlarını alan bir insanken, negatife odaklanan bir varlık haline dönüştüm. Kendi iç dünyamdan , düşüncelerimden sıkılır hale geldim. Ben sıkılıyorsam çevrem de sıkılıyordur düşüncesiyle iyice içe döner oldum. Dönerse senindir, dönmezse az pişmiş midir? Neyse sulandırmadan , tepeme yaktığım sorgu ışığının ampülünü patlatmadan konumuza dönelim.

Nasıl oldu da ben bu kadar sıkıcı bir insana dönüşüverdim?

                                                                                                

Özgüvensizliğim had safhada... Merak ettiğim , heyecanlandığım neredeyse hiç bir şey yok. Hayalim yok yahu hayalim. Çok sevdiğim mesleğimi bile icra ederken kaygı seviyemin artması hiç hayra alamet değil. 

Ben böyle düşünedururken çevresel faktörler de pek yardımcı olmuyor hani bu durumu dönüştürmeye... Gerçi biliyorum dönüşümü ancak ben başlatabilirim ancak ne bileyim işte , dün hakkımda bir yazı okudum. Canım iyiden iyiye sıkıldı. Tabi bizim meslek eleştiriye , insanların söylemlerine,  övmesine yermesine epey alan açan bir meslek. Ve bunu seçtiysem de her yönüyle hepsini duymak, kabul etsem de etmesem de anlamak önemli benim için. 

Zıtlıkların dengesinde durmak konfor alanı belki, belki de değil,  bilgelik alanı . Bilgeliğin olduğu yerde konfor alanı olur mu hiç? Konforun olduğu yerde bilgelik gelişir mi?  Ancak tahterevallide bi aşağı bir yukarı hızla gidince dengeler biraz şaştı galiba,  kendi kendime koyduğum teşhise göre...

Tepemdeki lamba iyice ısındı.

Soğutmalı... Yo yo hayır,  patlamasını beklemeli. 

SA

18 Eylül 2021